Anasayfa
Ana Menü
Anasayfa
İletişim
Arama
SSS
Misyonumuz
Vizyonumuz
İnsan Kaynakları
Personelimiz
Etkinlikler
Ziyaretçi Defteri
Hizmetlerimiz
Okuma-yazma
Dil ve Konuşma Terapisi
İşitme- konuşma
Bağımsız yaşam becerileri
Aile Eğitimi
Zihinsel Eğitim
Akademik Destek
Psikolojik Danışmanlık
Mesleki Eğitim
Öğrenme Güçlüğü
Fizyoterapi
Giriş





Kayıp Parola?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol
İletişim

İletişim Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezi; zihinsel, fiziksel, dil, sosyal ve psikolojik gelişimleri, yaşıtlarına göre geri olan bireylere, kendi kendilerine yetebilecek duruma gelmeleri, topluma uyum sağlayabilmeleri için bireysel ve grup eğitimi veren, seanslı ve gündüzlü kuruluştur.

 
Makaleler

OKUL KORKUSU

Korku da diğer duygular gibi yaşamın bir parçasıdır ve çocuklarda sık rastlanan bir tepkidir. Normal korkular çocuğun çevresine uyum sağlamasının bir yoludur. Bir yanıyla da çocukların güvende olmalarını sağlar.

Çevresini henüz tanımayan, etrafında olup bitenlerden pek haberdar olmayan küçük bir bebeğin tanımadığı şeylerden korkması çok doğaldır. Yaşla birlikte yaşanan korkuların içeriği de değişmektedir. Bebek özellikle anne babası yanında olmadığında ya da onları göremediğinde kendisini terk ettiklerini düşünerek korkar. Yaşı 1,5-2'yi aştığında anne babası yanında olmayınca terk edildiği düşüncesi yerini onları kaybedeceği düşüncesine bırakır. 2-6 yaş arasındaki okul öncesi çocuklar ise en çok korku yaşayan gruptur. Bunun nedeni korkuların gelişiminin toplumsal gelişim ve kişilik gelişimi kadar bilişsel gelişimle de ilgili olmasıdır. Çocuklar bu yaşta henüz zihinsel olarak onlarla baş edebilecek yeterlilikte olmadıkları için soyut varlıklardan korkarlar. Bu dönem çocukları hayaletlerden, devlerden, yalnız bırakılmaktan ve karanlıktan korkarlar.  Bilinmeyene duyulan korku çocuğun gelişiminde beklenen normal bir durum olsa da, aşırıya kaçtığında çocuğun yaşamını olumsuz olarak etkileyebilmektedir.

Okul korkusu çocuğun uyum sağlamasını engelleyen korkulardandır. Bu korku her çocukta rastlanan bir durum olmayıp, ortaya çıkması halinde çocuğun akademik yaşantısını olumsuz etkileyerek anne babayı çaresiz kılabilir.
*Okul korkusunun temelinde anne babadan ayrı düşme ve  terk edilme korkusudur.

ANNE VE BABAYA BA?LI NEDENLER:

 

*Anne babanın çocuğu aşırı derecede bağımlı yetiştirmesi sonucunda çocukta oluşan özgüven eksikliği bu korkuya neden olabilir.

*Korkuya neden olan bir diğer durumda anne ve babanın aşırı koruyucu tutumudur.

*Anne babanın kendilerine ve çocuklarına bir şey olacağı konusunda yoğun kaygı duyması, özellikle de annenin çocuğunun okula başlamasına ilişkin endişelerini yansıtması çocukta okula karşı korku oluşturabilmektedir.

*Çocuk, anne babasının yokluğunda kendisine ya da anne babasına bir şey olacağından korktuğu için okula gitmek istemeyebilir.

* Okul korkusunda çoğu zaman korkulan okul değil anneden ayrılmadır.

*Korkunun önemli nedenlerinden bir diğeri anne babanın aşırı koruyucu tutumudur.

*Çocuğun okulda hırpalanmasına, reddedilmesine veya kavga etmesine yol açacak sosyal becerileri okul öncesinde kazanmaması okul korkusuna yol açabilmektedir.

*Çocuğumuzu küçük yaşlardan itibaren korkuturuz ‘‘böyle yaparsan annen olmam ’’ gibi çocuğun bu şekilde bilinç altında terk edilme korkusu oluştururuz bu da okul fobisine yol açabilir 


OKULA BA?LI NEDENLER :

*Okulda istediği gibi bir arkadaşlık ortamı (oyun ortamı)  kuramayan çocuk okula gitmek istemeyebilir.

*Okul başarısızlığı okul korkusunun önemli nedenlerinden biridir. Çocuklar düşük performanslarından utanırlar ve alay edilmekten kaçınmak için okula gitmek istemeyebilirler

*Çocuğun kendini tedirgin hissettiği sınıf içi oturma düzeni,

*Ayrıca çocuklarımızdan gün geçtikçe beklentilerimizin fazlalaşması sonucunda çocuk kötü bir not aldığında bile okula gitmek istemeyebilir.

 

OKUL KORKUSU OLAN ÇOCUKLAR İÇİN ANNE-BABA VE E?İTİMCİLERE ÖNERİLER

ANNE BABAYA ÖNERİLER:

 

*Anne baba genel olarak çocukta korkuya yol açabilecek davranış ve tutumlardan kaçınmalıdır.

*Çocuğun kendisini terkedilmiş ve yalnız hissetmesine yol açacak davranışlardan kaçınılmalıdır.
*Çocuğa ayrılıkların doğal olduğunu hissettirmek için çok küçük yaşlardan itibaren vedalaşmalar kısa süreli tutulmalıdır.

*Ödevlerini yaparken çocuğa daha fazla zaman ayrılması, okul hazırlıklarının beraberce yapılması ve ailenin tüm üyelerinin katıldığı neşeli kahvaltılar çocuğu rahatlatarak korkusunu azaltabilir.

*Çocuğun yeterince dinlenmiş olmasına dikkat edilmelidir. Çünkü çocuk uykusunu alamadığı için okula gitmek istemeyebilir.Normal bir çocuk günde yedi saatten az uyumamalıdır.

*Çocuğa, korkusunu ifade etmesi için fırsat verilmelidir. Okuldan korkan bir çocuğa bunda korkulacak bir şey olmadığını kanıtlamaya çalışmak yerine, çocuğun bu korkusunu anlamak ve bunu yenmesi için ona zaman tanıyıp bu süreçte yalnız olmadığını hissettirmek gerekir. Çocukların korkularını rahatça ifade edebilmeleri, sağlıklı büyümelerini kolaylaştırır.

*Çocuğun okula gitmesi konusunda ailenin tüm fertleri tutarlı olmalıdır.
*Çocuk okuldan korksa da gitmeye devam ediyorsa ödüllendirilmelidir.
*Anne babanın beklenti düzeyini gerçekçi kılıp çocuğa zaman tanıması, çocuğun okul korkusunu yenmesini kolaylaştırır

*Çocuğa okulun amacı açıklanmalı, okula gitmemesi halinde geri kalacağı çalışmalar ile bunun doğuracağı sıkıntılar yumuşak bir dille anlatılmalıdır.

 

Ö?RETMENE ÖNERİLER:

 

*Annelerin de okula gelmeleri ve çocuk kendini rahat hissedinceye kadar, kısa bir süre sınıfta oturmaları sağlanabilir.

*Özendirme girişimleriyle birlikte çocuğun gerekirse önce bir saat, sonra yarım gün ve daha sonra da tam gün okula gelmesi sağlanabilir.

*Okul korkusu olan çocuk, sınıf içi çalışmalara katılmaya zorlanmadan kolaylıkla üstesinden gelebileceği görevleri alması için yüreklendirilmelidir.

*Öğretmenler ailelerin okulda yeterli bakım ve eğitim olmadığı yolundaki inançlarını değiştirmek ve aşırı koruyucu tutumları ortadan kaldırmak için yaptıkları çalışmalar konusunda anne ve babalara bilgi vermelidir. Anne babalardaki olumsuz inançlar kaybolduğunda çocuklar rahatlar ve daha okula gelmeden ev içindeki kaygılı konuşmalara maruz kalmazlar.

*Öğretmenin çocuklara verdiği tepkiler (kimisiyle konuşarak, kimisinin omzuna dokunarak) çocukların okula uyum sağlamalarını kolaylaştırır. Deneyimli bir öğretmen ilk günün sonunda hangi çocuğun konuşmaya ihtiyaç duyduğunu, hangisinin hazır oluncaya kadar yalnız bırakılması gerektiğini bilir.

 

YALAN SÖYLEME

Yalan söyleme de, çalma gibi bir uyum ve davranış bozukluğudur. Çocuklarda 6-7 yaşlarına kadar görülen abartılı söylemler ve hayallerle ilgili ifadeler gerçeğin tam olara çarpıtılması anlamına gelen yalanla karıştırılmamalıdır. Çocuklar 6-7 yaş dönemine kadar hayali arkadaşlarıyla aralarında geçen diyaloglardan söz edebilir veya izledikleri bir olayı kendi algıladıkları biçimde süsleyerek veya biraz abartarak anlatabilirler. Çocuğun bu tip davranışları bir uyum davranış bozukluğu olan yalanla karıştırılmamalıdır.

Çocuklar hiç bir sebep yokken yalana başvurmazlar. Hiç bir çocuk doğuştan yalana eğilimli değildir. Çocukları mutlaka yalan söylemeye iten ailesel, çevresel veya toplumsal bir faktör vardır. Aile içinde veya çevrede çok sık yalan söyleniyor olması çocuğun da yalan söyleme davranışını taklit etmesine ve yalan söyleyen kişileri model almasına neden olur. Çocuklarda bir uyum ve davranış bozukluğu olarak görülen yalan söyleme davranışının altında yatan sebepler aşağıdaki gibi özetlenebilir;

§                               Sevgi ve şefkat eksikliği

§                               İlgi eksikliği

§                               Değersizlik ve onaylanma gereksinimi

§                               Aileden taktir görememe ve yetersiz ödüllendirilme

§                               Aşırı takdir ve aşırı ödüllendirilme

§                               Aşırı cezalandırıcı tutuma maruz kalma

§                               Kıyaslamacı tutuma maruz kalma

§                               Küçümseyici ve aşağılayıcı tutuma maruz kalma

                           Korku ve kaygılar

Çocuklar aileleri tarafından yeterince sevilmediklerini ve kendilerine yeterli ilgi gösterilmediğini hissederlerse bu açığı kapatmak için yalan söyleyebilirler. Boğazı ağrımadığı halde yutkunamadığını söyleyen bir çocuk ve ya gözünden yaş gelmeden canının yandığını söyleyerek ağlama taklidi yapan bir çocuk buna örnek olarak gösterilebilir. Kendini değersiz hisseden bir çocuk çevresindekiler tarafından değerli algılanma ve onaylanma ihtiyacıyla sahip olmadığı bir şeye sahip olduğunu veya yapmadığı bir şeyi yaptığını ifade edebilir. Örneğin gerçekte sahip olmadığı halde yüzlerce arabası olduğunu, babasının çok zengin olduğunu söyleyen bir çocuk veya öğretmeninden aferin almadığı halde öğretmeninin kedisine aferin dediğini söyleyen bir çocuk bu duruma örnek olarak gösterilebilir. Erken çocukluk döneminde her yaptığı olumlu davranışı ödüllendirilen bir çocuk veya tam tersine hiç bir davranışı ödüllendirilmeyen bir çocuk da yalan söyleme gereksinimi duyabilir. Ailesinden hiç göremediği takdiri görebilmek yada sürekli hale gelmiş takdiri devamlı kılabilmek amacıyla kendini elde etmediği bir başarıyı elde etmiş gibi gösterebilir. Anne babaların aşırı cezalandırıcı, kıyaslamacı, küçümseyici ve aşağılayıcı tutumları çocuklarda yalan söyleme davranışına neden olabilir. Çocuk, kardeşleriyle veya başka çocuklarla sıklıkla kıyaslanıyorsa ailenin onayladığı çocuğa benzemek amacıyla yalana başvurabilir. Benzer bir gereksinimle ailesi tarafından aşağılanmamak ve cezalandırılmamak için yapmadığı davranışları yapmış gibi yada yaptığı davranışları yapmamış gibi ailesine aktarabilir. Çocuklar kaygılandıkları bir durumdan kaçmak için de yalana başvurabilirler. Okuldan korktuğu için karnının ağrıdığını söyleyen ve okula gidemeyen bir çocuk veya okulda yemek yemek istemediği için parasını çaldırdığını söyleyen bir çocuk bu duruma örnek olarak gösterilebilir. Bu örneklerde eğer aile çocuğuyla rahat ve sağlıklı bir iletişim kurabilse, çocuk üzerinde baskıcı, aşırı disiplinli bir tutum sergilemezse çocuk ailesine gerçeği söylemekten çekinmez.

Aileler çocuklarına karşı baskıcı, aşırı disiplinli, cezalandırıcı tutumlardan kaçınarak, çocuklarının eksik yönlerinden ziyade olumlu yönlerini de ön plana çıkararak ve çocuklarını korkutan, kaygılandıran durumlar konusunda daha bilinçli davranarak çocuklarını yalan söyleme davranışından uzak tutabilirler.

Çocukları yalan söyleyen ailelerin bu davranışı nedeniyle çocuklarını cezalandırmaları sergileye bilinecek en hatalı tutum olur. Böyle davranan bir aile çocuğunu daha çok yalana ve yeni davranış bozukluklarına iter. Bunun yerine, aile çocuğun neden yalan söylediğini araştırmalı ve bu sebepleri çocukla birlikte ortadan kaldırmaya çalışmalıdır. Bazı durumlarda sorun çok ilerlemiş, bu nedenle çözümsüzmüş gibi görünebilir. Böyle bir durumda aile bir psikologdan yardım almaktan çekinmemelidir. Bir uzman yardımıyla bu davranışın altında yatan etmenler tespit edilerek ortada kaldırılmalı ve çocuğa daha sağlıklı davranışlar kazandırılmalıdır.
 

SALDIRGANLIK

Saldırganlık, saldırgan davranışların açığa vurulma eğilimi. Bir kimsenin kendi ilgilerini, fikirlerini, karşıt fikirlere rağmen ileri götürme, ilerletme ve kabul ettirme eğilimi. Herhangi bir sosyal grupta veya toplumda, hakimiyet kurma ve üstünlük elde etme eğilimi. Enerjik olma aktif ve cesaret isteyen teşebbüslerde olma eğilimi şeklinde olmak üzere çeşitli şekillerde tanımlanmıştır .

ÖZELLİKLERİ: • Saldırgan çocuklar geçimsizdir. • Parlamaya her an hazır olan çocuklar sık sık kavga ederler. • Yaşadıkları anlaşmazlıkları bilek gücüyle çözmeye çalışırlar. Bu yüzden tepkileri ölçüsüz ve durumla orantısızdır. • Evde, okulda ve çevrede sürekli sorun yaratırlar. • Sadece anne babaya değil, öğretmen ve diğer büyüklere de karşı gelme eğilimindedirler. Yetişkinlerle sürekli çatışma içindedirler. • Kurallara uyma konusunda sorun yaşadıkları için sık sık ceza alırlar. • Hep kendilerini haklı çıkarmaya çalışırlar. • Davranışlarından utansalar bile yinelemekten kendilerini alıkoyamazlar. • Cezadan hiç etkilenmez veya bir süre etkilenmiş görünürler. • İlgisizlikten hoşlanmazlar. Sağlıklı yollardan alamadıkları ilgiyi, bu yolla almaya çalışırlar.

NEDENLERİ: • Ailenin çocuk eğitiminde endişeli olması, yanlış eğitim vermeme düşüncesi ile çocuğun üzerine gereğinden fazla düşme. • Aile fertlerinin birbirlerine saygı duymamaları, sürekli olarak karşılıklı hakaret etmeleri. • Çocuk eğitiminde anne babanın arasında büyük anlaşmazlıklar olması. • Çocuğun, saldırganlığın aşırı derecede kısıtlandığı bir ortamda yetişmesi. • Çocuğun kendine güvensiz bir şekilde yetiştirilmesi. • Sevgisiz ve hoşgörüsüz bir ortamda yetişme. • Son derece serbest yetişmiş çocukta saldırgan olabilir. Kendisinse sınır konmadığı için krallara uymak yerine, herkesin kendisine uymasını bekler . • Çocuğun dayakla terbiye edilmeye çalışılması. • Çocukların yer aldığı gruplarda saldırgan davranışların kabul görmesi. • Çocuğun istediği şeylerden sürekli yoksun bırakılması. • TV’ de ki şiddetin çocuklarda saldırganlık eğilimini artırdığı düşünülmektedir. • Power Rangers, Action Man gibi çocuk oyuncakları yoluyla iletilen sosyal roller ve değerler çocukların üzerinde sanıldığından daha derin izler bırakabilmektedir. Çocuk oyuncakları, diye hafife alınan ve salt oyun gibi görülen araçlar aslında düşünceler, düşünce sistemleri olan ideolojileri, bu ideolojilerin uygun davranış kalıplarını ve hayat değerlerini oluşturmaktadır. Dünyayı, insanları, ilişkileri iyi ve kötü şeklinde kesinleştirmek, bu kesinliği de siyah beyaz karşıtlığında vermek özellikle erkek çocuğun kişiliğinde fanatizme, saldırganlığa ve karşısındakiler hakkında önyargılı olmayı meşrulaştırmaya yönelik etkiler yapmaktadır.

ÖNERİLER:

1) Anne Babaya Öneriler: • Yapılan hatalara rağmen çocuğa koşulsuz sevgi gösterilmeli, hataları zaman zaman affedilmeli hatta görmezden gelinmelidir. • Anne baba çocuğun davranışlarında kısıtlama yapıyorsa, bunun nedenlerini açıklamalıdır. • Sorunların tartışılmasında çocuğa söz hakkı tanımayan, doğruların merkezi olarak kendini kabul edip çocuğun düşüncelerine önem vermeyen bir disiplin anlayışından uzak durulmalıdır. • Çocuğun kapasitesinin üzerinde beklentisi olan ve bu beklentiye ulaşmada çocuğu zorlayan anne baba bu tutumu bırakılmalı, çocuğun kapasitesine uygun, gerçekçi beklentiler içine girilmelidir. • Çocuk anne babanın aşırı düşkünlüğüne bir cevap olarak saldırgan tepkiler gösterebilir. Aile çocuğun saldırganlığını önlemek için onun istediğini hemen yerine getiriyorsa çocukta bu davranışlar yerleşebilir. • Toplum normlarına sıkı sıkıya bağlı ve bu kalıbın dışına çıkmayan ana baba tutumları otoriter tutumlar olarak tanımlanır. Bu tutumlar çocukta katılık, hoşgörüsüzlük, içedönüklük gibi kişilik özelliklerine, saldırgan davranışlara neden olur. Çocukla ilgilenip iletişim kurarak gerektiği ölçüde kontrol etmek ve çocuğun gelişmek için gereksinim duyduğu fırsatları elde etmesine rehberlik yapmak gerekir. • İlgisiz ve otoriter ana baba tutumlarının binişik özellikleri vardır. Bilerek veya ilgilenemediği için çocuğa karşı sevgi göstermemek, gereksinimlerini karşılamamak, başarılarını ilgisizlikle karşılamak düşüncelerine önem vermemek ilgisiz ana baba tutumları olarak tanımlanabilir. Çocuğa ilgisiz davranmak yerine, çocuğun kendileriyle karşılıklı sevgi ve saygıya dayanan olumlu bir özdeşim kurmasına fırsat vermek çocuğun sağlıklı gelişmesi açısından çok önemlidir. • Aile içinde demokratik bir düzen kurarak dengeli bir bağımsızlık sağlamak, çocuğa seçme olanağı vererek gereksinimlerini çekinmeden söyleyebileceği bir ortam yaratmak gerekir. • Araştırmalar çocuklarının kötü davranışlarını cezalandırmak isteyen anne ve babaların aslında bu davranışları pekiştirmekten ileriye gidemediğini göstermektedir. Buna göre övülen iyi davranışlar çocuklar tarafından nasıl öğreniliyorsa, cezalandırılan kötü davranışlarda öğrenilebilir. Burada önemli olan davranışın altının çizilmiş olmasıdır Bir davranış ödül ile güçlendirilirken, ceza ile ortadan kaldırılabilir. Ancak etkili olan ceza, o davranışın sonunda ortaya çıkacak olumsuz durumun kendisidir. Bir davranış sonucunda ortaya çıkan olumsuzluk bir yanıt iken, cezalandırmak bir uyancı haline gelebilmektedir. Ceza, cezalandırılan tarafından kendine bir saldırı olarak algılanabilir, hatta karşı atağa geçme isteği uyandırabilir. Diğer bir ifadeyle davranış sonucu ortaya çıkan olumsuzluk davranışın devamını önleyici bir etkiye sahipken, cezalandırmak davranışın tekrarı için bir uyarıcı haline gelebilmektedir. • Saldırgan davranışın değişmesi için o davranışın yerine yeni bir davranış koymak önemlidir. Bunun için bu tür davranışlar gösteren çocuk veya gençleri kendilerini iyi hissedecekleri bir faaliyet alanına yönlendirmeli ve kendilerini daha etkili bir yolla ifade etmelerine yardımcı olunmalıdır. Bu sayede kendileriyle ilgili algıları değişerek daha olumlu özelliklerle kendilerini tanımlamaya ve bunlarla kendilerine güvenmeye başlayabilir. Kendisini algılamada oluşan bu farklılık davranışlarına yansır. Ancak uzun yıllar içinde oluşan benlik tasarımında bir değişim gerçekleştirmenin çok kolay olmadığı, yoğun bir çaba ve sabır gerektirdiği unutulmamalıdır.

2) Öğretmene ve İdareciye Öneriler: • Okuldaki herkesin okulu sahipleneceği ve orada olmaktan hoşlanacağı bir atmosfer oluşturulmalıdır. Okuldaki her öğrenciye ve görevliye, kendilerinin okulun önemli bir parçası oldukları hissettirilmelidir. Bu duygu, okulda güvenliği sağlamaya yönelik planlama sürecine herkesin (öğretmenlerin, öğrencilerin ve velilerin) katılımı sağlanarak başarılabilir. • Okulda güvenli bir ortamın oluşturulabilmesinde elbette okulu paylaşan herkese görev düşmektedir. Ancak bu işin iyi organize edilmesi ve sorumluluğun tek elde toplanması doğru bir yaklaşımdır. Bu sorumluluk öncelikle, hiç kuşku yok ki en iyi müdür zamanının çoğunu makam odasının dışında geçiren müdürdür. Başta okul müdürü ve müdür yardımcıları olmak üzere okuldaki bütün görevliler öğrencilerden önce okula gelmeli, öğrenciler okula geldiklerinde tüm çalışanların kendilerini güler yüzle karşıladığını görebilmelidir. • Okul yöneticileri, öğretmenler ve anne babalarla işbirliği yapmalıdır. Güvenli bir okul oluşturmak, sadece okul yöneticilerinin başarabileceği bir iş değildir. Velilere, okulun güvenilir bir yer olmasının kendi çocuklarının akademik ve duygusal gelişimine sağlayacağı katkı anlatılmalı, bu konudaki sorumluluklarını yerine getirmeye istek duymaları sağlanmalıdır. Özellikle okul çevresinde ikamet eden velilerin okulun giriş çıkış noktalarını gözlem altında tutmaları ve olağandışı bir durum gördüklerinde okul idaresiyle iletişim kurmaları için teşvik edilmeleri yararlı olur. • Okulda görevli yetişkinlere çocukların gözetim ve denetiminin nasıl yapılacağı konusunda belli aralıklarla hizmet içi eğitim verilmesi gerekir. Bu eğitimlerde öğretmenlerin ya da okul çalışanlarının öğrenciler arasında bir kavga çıkmaması için neler yapılabileceği, kavga çıktığında da kavgaya nasıl müdahale etmeleri gerektiği üzerinde durulabilir. • Okulda öğrencilerin gerçekten ilgisini çeken, ders dışı etkinlerinden oluşan bir sistem kurulmalıdır. Okul çağındaki çocuklar yapılacak ilginç ve kendilerine meydan okuyan şeyler bulamazlarsa bu boşluğu olumsuz etkinliklerle doldurabilirler. • Öğrencilere doğru karar verme, sorumluluklarını bilen bir vatandaş olma ve çatışma çözme becerilerine sahip olma gibi yaşam becerileri, öğretim programlarıyla bütünleştirilerek kazandırılmalıdır. Özellikle gençlerin kişiler arası ilişkilerde ortaya çıkan anlaşmazlıkları ve çatışmaları şiddet içermeyen yollarla çözme tekniklerini öğrenmeye ihtiyaçları vardır. Çünkü okullardaki şiddet olayları aslında çözümlenmemiş çatışmanın yansımasıdır. Eğer gençlere çatışmaları yapıcı bir biçimde çözme becerileri kazandırılırsa, okulların daha güvenli yerler olabileceğini söyleyebiliriz. Her okul öğrencilerine bu yaşam becerilerini öğretmeyi amaçlamalıdır. • Saldırgan davranışın yerine yeni bir davranış koyma konusunda aile ile işbirliği yapılmalıdır. Aile ile birlikte çocuğun yeteneğinin ve ilgisinin olduğu bir alan belirleyip bu alanda çocuğun okul dışında olduğu gibi okul ortamında da kendisini ifade etmesine olanak sağlamak çok önemlidir. • Okul güvenliğini sağlamak için gerekli fiziksel önlemlerin alınması çok önemlidir. İstenmeyen olayların sıkça meydana geldiği koridorlar, spor alanları, okulun giriş çıkış yerleri ve kantin gibi mekanlar için yetişkin gözetim ve denetimi artırılabilir. • Yapılan araştırmalar, okullardaki sorunların büyük bir kısmını okuldaki küçük bir azınlığın çıkardığını göstermektedir. Okuldaki gözetim ve denetim faaliyetleri planlanırken, sayıca az olan bu öğrencilerin bulundukları yerlere özel bir dikkat gösterilmesi, bu öğrencilerin hem kendilerini hem de olası mağdurları şiddete karşı korumak için yararlı olabilir. • Okula farklı yerlerden giriş yapılması engellenmeli girişler belli bir kapıdan yapılmalı ve bu kapıda mutlaka denetim olmalıdır. • Okula gelen ziyaretçilerin kaydı tutulmalı ve rast gele ziyaretçi giriş çıkışı olmamalıdır. • Okuldaki şiddet olaylarıyla ilgili düzenli bir kayıt sistemi kurulmalıdır. Bu sayede okulda meydana gelen şiddet olaylarının ve diğer suçların analiz edilmesi sağlanabilir. Bu olaylar en çok ne zaman, nerede meydana gelmektedir? En fazla kimler karışmaktadır? sorularına cevap bulunarak, sonuçlara göre güvenlik önlemleri ele alınmalıdır. • Öğrencilerin kendi güvenliklerinin sağlanmasına aktif bir biçimde katılmalarının sağlanması gerekir. Bu amaçla öğrencilerin okuldaki güvenlik plânlarının hazırlanmasına katılmaları sağlanabilir. • Okulda krize müdahale ekibi oluşturulmalı ve gerekli müdahale plânları önceden hazırlanmalıdır. Alınan bütün önlemlere rağmen okullarda zaman zaman sorunlardan kaçınmak mümkün olmayabilir. Bu gibi durumlarda soruna hazırlıksız yakalanmak az kayıpla halledilebilecek olayların daha kötü sonuçlanmasına neden olacaktır. • Öğrencilerin hangi durumlarda nasıl davranmaları gerektiğine ilişkin bilgiler içeren kılavuzlar hazırlamalıdır. Bu kılavuzlarla kurallara uyulmadığı zaman hangi yaptırımlarla karşılaşacakları bildirilmeli ve bu yaptırımlar bütün öğrencilere aynı şekilde uygulanmalıdır. • Okulun güvenliğini artırmak üzere polis, itfaiye, acil servis gibi birimlerle hemen iletişim kurabilecek şekilde düzenlemeler yapılmalıdır. • Okulda meydana gelen şiddet ya da işlenen suçlardan dolayı mağdur olan öğrenciler özel bir dikkate ve desteğe ihtiyaç duyarlar. Okullardaki psikolojik danışmanlar bu desteği sağlamada çok önemli bir rol oynarlar. • Okul güvenliği planı her yıl gözden geçirilerek güncelleştirilmelidir

3) Psikolojik Danışmana Öneriler: • Psikolojik danışman idareci ve öğretmenlerle birlikte okul güvenlik planının oluşturulmasında ve uygulanmasında aktif rol alabilir. • Okulda saldırganlık ve şiddet olaylarının ortaya çıkmasını önleyici bir takım düzenlemeler yapabilir. Bu düzenlemelerin başında idareciden yardımcı personeline kadar okulda görevli tüm çalışanlarda ortak bir disiplin anlayışının geliştirilmesi gelmektedir. Psikolojik danışman seminer, kurs, konferans, kaynak kitap gibi eğitim çalışmalarıyla bu anlayışın oluşmasında etkin rol alabilir. • Psikolojik danışman öğrencilerle yaptığı görüşmelerde görüşülen öğrencinin yada diğer öğrencilerin güvenliğini tehlikeye sokan birtakım bilgilere sahip olduğunda,gizlilik ilkesi çerçevesinde (başlangıçta öğrenciyle bu durumu yetkililere bildirme konusunda konuşarak), bu bilgileri yetkililerle paylaşılıp bir an önce gerekli önlemlerin alınmasını sağlayabilir. • Okullarda saldırganlık olaylarını belirlemeye yönelik çalışmalar yapabilir. Yaptığı çalışmalar çerçevesinde hem zorbalığa maruz kalan hem de zorbalığı yapan öğrencilere yönelik psikolojik yardım hizmeti sunabilir. Bu çalışmaları öğrencinin ailesi ve öğretmenleriyle işbirliği içinde yapar. • Saldırganlık olaylarının boyutunun anlaşılması için yapılan saldırganlık ve şiddet olaylarını belirleme çalışmalarının sonuçları öğretmen ve velilere bildirilmelidir.Yapılan çalışma sonucunda saldırgan davranışlar içinde olduğu belirlenen öğrencilerle saldırganlık eylemine maruz kalan öğrenciler müdahale programına alınmalıdır. • Saldırgan çocuklara özgü müdahale programlarında davranış kontrolü, kendini denetleme stratejileri ve sosyal beceri eğitimi gibi konulara yer verilebilir. • Zorbalar ve kurbanlarına verilecek psikolojik yardım, saldırgan davranışların yerine daha uygun davranışları yerleştirecek becerilerin geliştirilmesine ya da kaçınma ve geri çekilme davranışlarının yerine atılgan davranışların yerleştirilmesine yönelik olduğu zaman daha etkili sonuçlar vereceği unutulmamalıdır. • Saldırgan davranışlar gösteren öğrencinin bu tür davranışlar yerine spor, bilgisayar,güzel sanatlar etkinlikleri, akademik çalışmalar gibi çeşitli alanlara yönelmeleri sağlıklı davranışlar geliştirmelerini kolaylaştırabilir. Psikolojik danışman öğrencilerin saldırgan davranışların yerine alternatif yeni davranışları öğrenmesinde rehberlik yapabilir. • Saldırgan davranışlar gösteren öğrencilere karşı tüm okul personelinin öğrencinin ruh sağlığını dikkate alan ortak ve istikrarlı bir tutum geliştirmelerinde etkin rol alabilir.

TIRNAK YEME ALIŞKANLI?I

Çocuğun gece veya gündüz uyku sırasında yada uyanıkken idrarını tutamaması, altını ıslatmasına neden olur. Genelde çocuklar 2-3 yaşlarına kadar altlarını ıslatırlar. Gündüz kontrolünün 2 yaşında, gece kontrolünün ise 3.5-4.5 yaşlarında sağlanması gerekir. Bu yaşlarda çocuk halen altını ıslatıyorsa patolojik bir durumdan söz edilebilir. Bu yaştan önceki dönemlerde çocuğun altını ıslatması, patolojik açıdan bir değer taşımaz. Çünkü çocuğun gelişimsel temposu gereği çocuk, yeterli fizyolojik olgunluğa erişmemiştir.

Sık görülür mü?
Enüresis (alt ıslatma) hem sık rastlanması, hem de çocuk ve ana-baba için zor bir durum olması açısından tüm davranış bozuklukları içinde en önemlisidir. Çocuklarda alt ıslatma sıklığı %10-15 arasındadır. Araştırma sonuçlarına göre erkek çocuklarda alt ıslatma, kızlara oranla daha sık görülmektedir.

Nedenleri nelerdir?
Ailenin verdiği eğitimin yetersiz olması, alt ıslatmanın önemli bir nedenidir. Anne babaların alt ıslatmayı bir sorun olarak görmemeleri, ileri yaşlardaki çocuğun altının bağlanması yada çok katı bir tuvalet eğitiminin verilmesini olumsuz yaklaşımlar arasında sayabiliriz. Özellikle tuvalet eğitimine çok erken başlanması, alt ıslatmanın birden bire kesilmesinin beklenmesi ve altını ıslatan çocuğa ceza verilmesi katı yaklaşımın örnekleridir. Büyük olasılıkla yeterli duygusal etkileşimin olmadığı ailelerde katı bir tuvalet eğitimine rastlanır. Yapılan incelemelerde altını ıslatan çocukların ana – babasından birinin yada her ikisinin, çocuklarında altını ıslattıkları görülmüştür. Ayrıca altını ıslatan çocukların uykularının daha ağır olduğu saptanmıştır.

Tedavisi nasıldır?
Alt ıslatma iki şekilde karşımıza çıkar. Birinci de çocuk idrar kontrolünü hiç kazanmamıştır. 4 -5 yaşını geçmesine karşın altını ıslatmaya devam etmektedir. Bu durum organik kökenli yada gelişme geriliğine bağlı olabileceği gibi, ailenin verdiği tuvalet eğitiminin yetersizliğinden de kaynaklanabilir. Organik kökenli nedenler arasında herhangi bir hastalık yada bazı anormallikler sayılabilir. Gelişme geriliği olan çocuklar, yaşıtlarına göre daha geç olan gelişimlerde koşul olarak idrar kontrolü ve tuvalet alışkanlığını da geç kazanırlar.

İkinci olarak karşımıza çıkan alt ıslatma tipi de, çocuğun 2 – 3 yaşlarında kendini kontrol etmeyi öğrendikten sonra yeniden altını ıslatmaya başlamasıdır. Burada yine organik nedenler (geçirilen kaza yada hastalıklar çocuğun idrar kontrolünü kaybetmesine neden olabilir.) söz konusu olabileceği gibi ruhsal nedenler daha ağırlıktadır. Çocukta alt ıslatmanın organik bir sebebi olabileceği gibi psikolojik yönü daha ağır basmaktadır. Alt ıslatmanın ardındaki ruhsal nedenler, çocuğun düşüncesinde açık biçimde yer almaz. Bunlar çocuğun kendine bile itiraf edemediği sorunlardır. Bu sorunlar tedavide ortaya çıkarılarak çözümlenmeye çalışılır. Diğer yandan da terapi ilaç tedavisiyle de desteklenebilir.

TELEVİZYONUN ÇOCU?A ETKİLERİ

20. Yüzyılın en büyük buluşları arasında kitle iletişim araçları yer almaktadır. Bunlar içerisinde şüphesiz en önemli yeri de Televizyon almaktadır. TV insanlık tarihi adına büyük gelişmelere vesile olmuş ve halada  etkileri açısından insanlık adına tartışılmaz bir noktada yerini korumaktadır. TV evlerde yerini almadan önce ve aldıktan sonra diye aile hayatını ikiye ayırmak belkide pek fazla yanlış olmaz.  Bizim konu başlığımızdan da anlaşılacağı üzere bu yazımızda TV nin erişkin birey , aile veya toplumsal yönlerini incelemek yönünde bir amacımız yok. Bu değerlendirmeleri şimdilik daha ileri tarihlere erteleme gerekliliğini düşünüyoruz. 

Gerek klinik görüşmelerimiz sırasında karşılaştığımız anne babalardan,  gerek değişik yollar ile bize gelen sorularda sıkça karşılaştığımız sorulardan biri de  ''TV nin çocuğumuza etkisi nedir ? ''  şeklinde olan sorudur. Bu konuda anne babalara söylediğimiz genel şey her yaş için  şüphesiz bu sihirli kutunun  çocuğa etkileri farklı farklı olmaktadır. Bunu iyi  veya istenen etkiler ve  kötü veya istenmeyen etkiler şeklinde ikiye ayırabiliriz. Ama TV nin en büyük etkisi şüphesiz 0-3 yaşları arasında olmaktadır. Çünki bu yaşlar hayat boyu kullanılacak bazı psikososyal ve psikomotor  özelliklerin kazanıldığı çok önemli bir devredir. Bu devrede oluşabilecek herhangi bir sorun bütün hayatı etkilemektedir. Bu  nedenle yaşlara göre TV nin etkileri konusunda anne babaları bilgilendirmek gerektiğini düşünerek bu türlü bir yazı yazma ihtiyacı hissettik.

0-3 yaş gurubuna etkiler

0-3 yaş için TV bazı durumlarda ciddi sıkıntıların kaynağı olabilmektedir. Ailelerin sosyoekonomik zorlukları , çalışan annelerin durumu , çocuğun-ilgilenilmesi gereken - ek kardeş durumu , anne babaların kendilerine ait sorunları ,yapılması gereken  ev işleri , anne babaların sosyoekonomik zorluklardan dolayı ek işlerde çalışmaları , anne babalardan birinin veya ev içerisindeki bireylerden birinin kronik hastalığı , ailelerin kendi psikososyal ihtiyaçları için  zaman ayıramaması , anne babaların kendilerinin psikiyatrik sorunları , istenmyen hamilelik sonucu bebeğin doğmuş olması  , çocuğun bedensel bir hastalığının olması ve buna benzer sayacağımız onlarca  etken nedeni ile anne ve babalar çocuklarına yeterince zaman ayırmamakta veya ayıramamaktadırlar. Bu nedenlerden dolayı anne babalar isteyerek veya istemeyerek çocuğu ile fazla ilgilinememekte çocuğu ile ilgilenme fiziksel bakım ( karnını doyurma , altını temizleme vb. ) ötesine çok fazla geçememektedir.

Bu dönemde çocukların duygusal doyum sağlaması ve onun ile her bakımdan ilgilenilmesi onun sağlam ve güçlü bir psikolojik yapısının oluşmasına zemin hazırlar. Bu dönem için bebeği okşamak , kucaklamak , onun ile konuşmak ,  sevildiğini hissettirmek  , onun ile oynamak, onun ile birlikte vakit geçirmek , onu gezdirmek, psikomotor ve  psikososyal yönünün  gelişimine çok büyük katkılarda bulunur. Bebek ile birlikte vakit geçirmek , onun insanlar arası ilişkilere yabancılaşmasını engeller ve ilgilenen bakıcısı vasıtası ile önce karşısındaki bireyi , aile ortamını ve yavaş yavaş sosyal çevresini tanımasına yol açar . Bu bağlanma yolu ile önce anneye karşı bir ilişki gelişir . Bu durum anne karnında başlar ve bebeklik döneminde devam eder. Çocuk bu bakım veren aracılığı ile iletişim geliştirmeye , kendini ifade etmeye , ihtayaçlarını anlatmaya çalışmaya , kısacası sosyal ortamın gereklerini yaparak yanında ve çevresinde bulunan insanlar ile iletişim ve etkileşim   içerisine girmeye başlar. 

Çocuk sosyal ortamda iletişimin temel esası konuşma olduğu için konuşmayı öğrenmek zorundadır. İnsanlar tarafından sevilmek için onları anlamak onların duygusal uyarılarına cevap vermek zorundadır. Çocuk sosyalleşmek ve iletişimini kurmak için etrafındakilerden özelliklede bakım veren kişiden teşvik almak zorundadır. Bu  çocuğun ihtiyaçlarını karşılamak ( yiyecek , giyecek , temizlik , koruma vb) , onun dertleri ile ilgilenmek , onun ile birlikte vakit geçirmek , onu öpmek , okşamak, konuşmak , oynamak vb gibi yapılan girişimler ile çocuk sevildiğini hissettirerek , onun için , psikososyal gelişim için bir teşvik oluşturmalıdır. Konuşma , etraf ile ilgilenme , sosyal ortamların gereklerini yerine getirme , insanlar ve yaşıtları ile ilgilenme , ihtiyaçlarını insanlara anlatma , insanlara duygusal yakınlık kurma ,cansız varlıklardan çok canlı varlıklar ile ilgilenme gibi bir çok psikososyal faktör çocuklarda bu iletişim ve etkileşim ortamında kendileğinden   meydana gelmeye başlar .

Bütün bunlardan bahsetmemizin nedeni , bizim meselemiz ile yakından ilgili olmasından dolayıdır. Çocuk cansız bir varlığın karşısında , duygusal ve sosyal uyarıdan mahrum , sevgiden ve bağlandığı kişiden uzak ,çocuğun konuşmasına , bakışına , gülümsemesine karşılık vermeyen , gönderdiği iletişim ve etkileşim mesajlarına cevap vermeyen,  sert , soğuk  bir cismin karşısında kaldığında ( ne kadar ses ve görüntü olursa olsun çocuk onları yorumlayacak ve kabul edecek durumda ve psikososyal seviyede değildir ) biraz önce saydığımız sosyalleşme ve bireyselleşme ve kendiliğinden gelişecek olan psikososyal yönlerin hepsi eksik veya yetersiz kalacaktır. Neden küçük çocuklar için bu biraz daha sıkıntılı bir durum ? çünkü çocuğun busosyal ve duygusal eksikliği telafi edeceği arkadaş ve sosyal ortamı , konuşmak veya vakit geçirmek için gideceği ikinci bir ortam  ve bunu telafi edebilecek psikomotor ,psikososyal   yeterlilik henüz gelişmemiştir ayrıca alternatif bir gelişim ortamı yoktur .

TV karşısında 0-3 yaş arasında  aşırı miktarda  kalan (günlük 1-2 saatin üzerinde ) çocuk , ailede ve özellikle de bakım veren kişide eşlik eden yukarıda saydığımız diğer etkenler de varsa , sosyal gelişim (duygusal etkileşim ve karşılık verme, sosyal ortamlara uyum , insanlar ile ilgilenme , onlara yakınlık gösterme , yaşıtlarına ilgi vb) , ve iletişim ( konuşma , anlamlı jest ve mimikler , heceleme , agulama , ses çıkarma , cümle kurma vb.) için gerekli olan fonksiyonların gelişiminde gecikmeler veya yetersizlikler görülür. Bu duruma yani iletişim ve etkileşim bozukluğuna yol açabilecek diğer nedenlerin olup olmadığı incelenmelidir. Bütün bu nedenlerden dolayı bebekler için sevgi ,duygusal ilgi ve birlikte geçirilecek vakit yerine çocuğun TV karşısında kalması son derece sakıncalıdır.

Bu dönemde uzun süre çok aşırı miktarda TV karşısında kalan çocuklarda başka hazırlayıcı nedenler yok ise , başka nedenler de eklenerek bazı psikiyatrik tablolar gelişebilir. Bu tür çocuklarda etrafa karşı ilgisizlik , seslenince bakmama , göz kontağı kurmama , insanlara ve yaşıtlarına ilgisizlik , onlarla duygusal ve sosyal iletişime geçmeme , kendi halinde olmaya çalışma , kendi etrafında dönme , sallanma , aşırı derecede cansız nesneler ile ilgilenme , konuşmama , cümle kurmama  , iletişim ve etkileşimde problemler , duygusal olarak karşılık verememe vb. bir çok belirti görülebilir. Bu nedenle ane babaların özellikle bu yaş için TV izleme konusunda sınırlamalar ile birlikte durumu yönlendirmeleri , normal psikomotor ve psikososyal gelişim için uygun olur.

Aynı zamanda bu yaş içindeki bir bebek veya küçük çocuk ile hem anne hem babanın , mümkün olduğunca fazla vakit geçirme ,onunla oyun oynama , konuşma , sevdiğini belli etme , duygusal yakınlık gösterme , onun ile gezme , onun fiziksel bakımını ihmal etmeme , onun normal gelişim basamakları konusunda dikkatli olma , onun diğer çocuklar ile etkileşim ve iletişimine zemin hazırlama , sadece onun için belli zamanlar ayırma , ona masal anlatma vb. bir çok faaliyeti günlük hayat içerisinde yapmaları uygun olur.

4 -7 yaş çocuklar ve TV

Bu yaş grubunda çocuğun gelişimi ile ilgili önemli adımlar atılır. 0-3 yaş grubunda olduğu gibi çocuğun gelişimi bu dönemde de çok hızlı bir şekilde devam eder. Bu dönemde anne baba , arkadaş ve sosyal çevre ile etkileşim ve iletişim belirgin olarak artmış ve artık erişkinlerle birlikte belirgin olarak uyum sağlanmıştır. Bu dönemde gerek dil gelişimi , gerek motor gelişim de önemli aşamalar kaydedilir. Bu dönemde çocukta ki etkilenmeler hayat boyu çocuk için çok önemli olmaktadır. 

TV nin bu dönemde çok aşırı izlenmesi çocuğun dil ve sosyal gelişiminde bazı sıkıntıların ve eksikliklerin oluşmasına neden olabilir. Bu dönemde çocuklar TV de gördükleri görüntüleri tamamen somut olarak yorumlarlar yani çocuklarda tam olarak soyut düşünce gelişmediği için gerek çizgi filmler gerek filmler de görülen görüntüler olduğu gibi algılanır. Çocuk bütün bunları olduğu gibi uygulamaya çalışabilir. Yani çizgi filmde gördüğü bir hareket veya sahneyi olduğu gibi yapmaya çalışabilir. Çocuk için bu dönemde şiddet içeren ve aşırı abartılı konulardan oluşan çizgi filmler oldukça sakıncalı olabilir. Bilinçaltı şiddet duygularının yerleşmesine neden olabilir . Aynı zamanda çocuğun bu dönemde izleyeceği  gerilim, korku veya aşırı şiddet içeren görüntülerden   çocuklar oldukça aşırı etkilenebilir , bu durum onları akla gelen görüntüler ve düşünceler ile günlerce rahatsız edebilir. Ek olarak çocukta uyku bozukluğu , yalnız kalmak istmememe , korku ve endişe duyguları yerleşebilir ( klinik ortamda bunun örneklerini görmekteyiz ) . O nedenle anne babaların bu dönede izlenen programlara özellikle dikkat etmesi gerekir.

Çocuğun sosyalleşmesi , yakınları ile diyalog kurması , sosyal adaptasyonu , dil gelişimi ve buna benzer konular  TV izleme ( aşırı miktarlarda ) ile eksik kalabilir. Bu yaşlardaki çocukların eğitici programlar harici özellikle şiddet içeren ve çocuklar için travmatik olacak görüntülerden uzak kalmaları uygun olur. Bu hazırlıksız karşılaşılan görüntüler onlarda bilinçaltı kaygı , gerilim , korku , şiddete eğilim gibi sıkıntılara yol açabilir. Amerika ve Avrupada uzmanlar küçük yaşlarda gösterilen şiddet davranışlarının önüne geçmek için çok büyük gayretler sarfetmekte   ,özellikle son zamanlarda okullarda gösterilen şiddet olaylarından sonra meselenin öneminin  daha da arttığı anlaşılmaktadır . Mühim olan ve yapılması daha basit olan şey çocukların ruh sağlığı bozulmadan koruyucu önlemlerin alınması gerekliliğidir.

Unutulmamalıdır ki çocukluk çağında görülen her görüntünün , duyulan her sesin , karşılaşılan her iyi ve kötü muamelenin muhakkak ileriki yıllarda bir yansıması olacaktır. Bu nedenle TV gibi iletişim araçları eğitim amaçlı olarak kullanılmalı , eğlence amaçlı ise  belli sınırlarda  kullanılmalıdır.   Özellikle anne babalar, aile olarak birlikte izledikleri programlar konusunda oldukça seçici davranmalıdırlar . Bütün bunlara ek olarak , aşırı ve uygunsuz TV izleme durumunda , daha çok geç saatlerde izlenmesine müsade edilen programlar ile çocukların uyku ritmi bozulmakta , vakit ve motivasyon eksikliğinden dolayı  çocukların oyunlar ve değişik aktiviteler ile kazanacakları motor beceriler yetersiz kalmakta , çocukların arkadaş ortamlarında kazanacakları sosyal adaptasyon yeteneği istenen seviyede olmamakta , ince motor becerilerin gelişimine ve anne babanın eğitimi için gerekli vakit azalmakta , bu yaş için gerekli olan fiziksel hareketlilik ile enerji atımı eksik kalmakta , TV nin çocuklar için bir miktar katkısı olsa bile genel olarak dil , sosyal ve motor  gelişimde sıkıntılar gözlenmektedir. Bu durum eğer anne babanın çocuğu için yeterli vakit bulmasında sorun varsa , çocukta ek olarak psikiyatrik sıkıntılar varsa , çocuğun gelişimini destekleyecek diğer faktörler eksik ise daha da büyük sıkıntı olmaktadır.    

7-12 yaş arası çocukların durumu

Bu dönemdeki çocuklar genelde ağır eğitim şartları içinde olan grubu oluşturmaktadır. Aynı zamanda TV nin eğitim amaçlı kullanımından daha fazla yararlanacak bir yaş grubunu oluşturmaktadır. Yukarıda saydıklarımıza ek olarak bu yaş grubunda soyut düşünce yerleşmeye başlamış olmasının etkileri görülür. Çocuklar TV deki görüntülerden etrişkin düzeyinde etkilenmeye başlarlar. Yukarıda değindiğimiz gibi bu yaş grubunda da şiddet içeren , korku ve gerilime neden olan sahnelerin çocuğun gelişiminde problem oluşturacağını söylemek gerekir. Yukarıda bahsettiğimiz iletişim ve sosyal adaptasyon üzerine etkileri 0-3 yaş ve 4-7 yaş grubundaki kadar negatif şekilde olmaz . Çocukların bu yaşlardan itibaren TV üzerinden kazanımları eğer iyi yönlendirilir ve seçici davranılırsa devam eder. Bu yaştaki çocukların ders ve okul saatleri de göz önüne alınarak TV izleme saatleri uygun bir şekilde sağlanmalıdır. TV izlemenin aşırılığı durumunda çocuğun sosyal aktivitelerinde , arkadaş ilişkilerinde , ders başarısında , sportif faaliyetlerinde , yaşa uygun becerilerin geliştirilmesinde sorunlar yaşanabilir.

DO?UM ÖNCESİ DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN 3 KRİTİK DÖNEM

Eşler anne ve baba olmaya karar verdiklerinde bir taraftan mutluluk yaşarken diğer taraftan sorumluluk taşımaya başlarlar. Her anne babanın arzusu sağlıklı evlatlara sahip olmak ve sağlıkla büyütmektir.İnsan organik, ruhsal ve sosyal bir varlıktır.Bu açıdan bakıldığında, sağlıklı birey bu üç alanın dengeli gelişimi demektir. Tıp alanı son elli yılda insan sağlığına yönelik araştırmalara ağırlık verilmiştir. Bugün için artık aydınlığa kavuşmuş bazı özellikler vardır. Anne baba olarak bazı konuklara özen gösterilmesi gerekmektedir.Her birey elinden gelen dikkat ve gayreti gösterdiğinde özürlü veya sağlıksız çocuga sahip olma en aza indirilebilecektir.Sağlıklı bir çocuga sahip olabilmek için anne babaların dikkat edeceği 3 dönem;

1. DÖNEM: GEBELİK ÖNCESİ VE GEBELİK
Gebelik Öncesi;

Anne ya da baba tarafından herhangi bir özür, bozukluk veya hastalık, Anne baba arasında akrabalık varsa (ne kadar yakın yada uzak akrabalık olsa da önemlidir.)

Beklenen yada düşünülen çocuğun kardeşlerinde herhangi bir özür, bozukluk yada hastalık varsa,

Anne adayı 18 yaşından küçük 40 yaşından büyük ise,

Bu gibi sebeplerden dolayı anne ve baba muhakkak genetik kadın hastalıkları,doğum, çocuk sağlığı ve hastalıkları bölümlerinden danışmanlık hizmeti alınmalıdır.Mümkünse bu hizmetler gebe kalmadan önce yapılmalıdır.Eğer gebelik söz konusu ise hekime gebeliğin ilk 1 ayı içinde başvurmak gerekir.

Genellikle herhangi bir hastalıkta anne tarafından çok baba tarafının önem taşıdığı düşünülür. Oysa bazı hastalıklar anne tarafı baskın rol oynayabilir. Bu nedenle baba tarafının önem taşıdığı inancı yanlıştır. Gerek anne gerek baba tarafından herhangi bir gelişim geriliği, bebeklik-çocukluk döneminden beri süre gelen bir hastalığı olan varsa muhakkak danışmanlık hizmeti almalıdır.

Her özürlü çocuk akraba evliliğinden doğmaz . Ancak özürlü çocukların % 30 - % 40' nda akraba evliliği söz konusudur.Bu oran kücümsenmeyecek bir oran olduğunu unutmamak gerekir.Bazı gelişimsel bozuklukların kardeşlerde görülme oranı yüksektir.Bu nedenle anne babanın yeni bir çocuk düşündüğünde hekim kontrolünde olması gerekir.

Down Sendromu gibi bazı genetik bozukluklar ve bebeğin anne karnındaki gelişiminin yeterli olmaması yada bazı malformasyonların (bozuk oluşumların ) meydana gelmesine 18 yaşında küçük annelerde ve 35 yaşının üstündeki annelerde daha sık rastlanır.

Gebelik;
Gebelik döneminde başlangıçtan itibaren annenin hekim kontrolünde olması uygundur.

Hekinin takibinde olan bir anne adayı önerilen incelemeleri ve gerekiyorsa tedavileri yaptırmalıdır.

Gebelikte en ufak kanama olduğunda,
Gebelikte bebek kıpırdamadığında,
Gebelikte olağan dışı herhangi bir durum olduğunda sizi izleyen hekiminize başvurunuz.Gebelikte annenin bedensel sağlığı kadar ruhsal yöden kendini huzurlu hissetmesi önemlidir.Annenin tedirgin mutsuz olması bebeğin gelişimini olumsuz etkileyebilir.Babanın anneye yönelik tutumu, ev ortamında genel tavrı annenin kendisini iyi hiisetmesini sağlayacaktır.Böylece baba hem anneye hemde bebeğe yardımcı olur.

Gebelik boyunca hekiminizin önermediği ilaçları kesinlikle kullanmayınız.Gebelikte özellikle ilk 3 ayda kızamıkçık geçiren bir kişinin olduğu ortamda bulunmayınız. Ayrıca diğer bulaşıcı hastalıklar da anne karnındaki bebeğin gelişimine olumsuz etkisi olabileceği unutmayınız.

Gebelikte aşırı bulantı-kusma olursa hekiminize başvurunuz.(Özellikle 3 aydan sonra)

Gebelik döneminde aşırı kilo almak doğumun güç olmasına neden olur.

2.DÖNEM : DO?UM VE YENİ DO?AN DÖNEMİ
Doğum olayı hekim olmasa da kendiliğinden gerçekleşir. Ancak süresince gelişebilecek herhangi bir olumsuzluk için hekiminiz sizin yanınızda olmalıdır.Uzun süre sancı çekmeniz bebeğinize zarar verebilir.Doğum muhakkak uygun koşullarda yapılmalıdır.Doğumda müdahale gerekirse bu hekim gözetiminde olmalıdır. Bebeğiniz doğduktan sonra göz akları sararırsa, teninde sararma olursa zaman geçirmeden bir çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanına başvurunuz.

Bebeğiniz sürekli ağlıyorsa,
Bebeğinizde beslenirken morarma oluyorsa,
Bebeğinizde kasılmalar oluyorsa,
Bebeğiniz annesini emmiyorsa,
Bebeğiniz sürekli hareketsizce yatıyorsa,
Bebeğiniz tepkisiz bir bebekse,
Bebeğinizde irkilmeler, sıçramalar gözlüyorsanız.
Bebeğinizde herhangi bir annormel bir durum olduğu kaanatine vardığınızda mutlaka zaman geçirmeden çocuk saglığı ve hastalıkları uzmanına zaman başvurunuz.

3.DÖNEM : BEBEKLİK DÖNEMİ
Bedensel, ruhsal ve sosyal yönden sağlıklı çocukluğun temelini 0-2 yaş arası oluşturmaktadır. Bu nedenle bebeklik dönemi ayrıca önem taşımaktadır.Bebeğinizin doğumdan sonra gelişimini dikkatle takip ediniz.Bebeklik çocukluk dönemine ilişkin gelişim basamaklarını anne ve baba olarak incelenemiz gerekir.Bunlar;

Bebeğiniz sizi gözüyle takip etmiyorsa,
Bebeğinizle konuştuğunuzda sizi duymuyor gibi davranıyorsa,
Bebeğiniz 3 aylık alduğu halde başını, boynunu tutamıyorsa,
Bebeğiniz 4 aylık olduğu halde eliyle oynamıyorsa,
Bebeğiniz ağulamıyorsa,
Bebeğiniz 6 yada 8 aylık olduğu halde destekli ya da desteksiz oturamıyorsa,
Bebeğinizle karşılıklı bir ilişki kuramıyorsanız,
Bebeğiniz yaşına ulaştığı halde sıralamaya başlamadı ise, 1.5 yaşını geçtiği halde kendi başına yürüyemiyorsa,
Plastik bardakları iç içe koyamıyorsa,
Bebeğiniz gözü ile bir nesneyi takip edmiyorsa,
Bebeğiniz 1.5 yaşına geldiği halde bilerek anne, baba v.s demiyorsa,
Bebeğiniz 1.5 yaşına geldiği halde sık sık nedensiz gibi görünen hırçınlıkları oluyorsa,
Bebeğinizin fizik gelişimi normal olduğu halde elleri ile kanat çırpargib hareketler yapıyorsa, kendi ekseni etrafında dönüyorsa, durduk yerde bir baştan bir başa koşuşturuyorsa,
Bebeğiniz sizden en ufak bir ayrılmada sık sık çok şiddetli ağlıyorsa,
Bebeğiniz sizinle göz teması kurmuyorsa,
Bebeğiniz iletişim kurma, gelişim ve becerileri açısından yaşıtlarından herhangi bir farklılık gösteriyorlarsa,

Vakit geçirmeden muhakkak bir çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanına başvurunuz.Herhangi bir gelişimsel soruna neden olacak bir bozukluk için anne ve babanın erken başvurusu erken tanıyı sağlayacaktır. Herhangi bir bozuklugun erken tanısı erken eğitim, terapi ve rehabilitasyonu sağlar.

KAN UYUŞMAZLI?I

Kan uyuşmazlığı nedir? Kan uyuşmazlığı yüksek riskli gebeliğin kapsamında değerlendirilen bir sorun. Annenin kan grubunun RH negatif, babanınkinin ise pozitif olduğu durumlarda ortaya çıkan kan uyuşmazlığı zamanında önlem alınmadığı zaman bebeğin anne karnında ölümünden yenidoğan sarılığına kadar geniş bir yelpazede önemli sorunlara yol açıyor. Kan grubu Rh negatif olan bir gebe Rh pozitif kanla karşılaşırsa, kendinde bulunmayan Rh antijenine karşı duyarlanır ve antikor oluşturur. Bu olaya immünizasyon denir. Dolayısıyla, immunize kan uyuşmazlığı anne kanında Rh antijenine karşı antikorların varlığını ifade eder" diyor. Hangi faktörler etkilidir? Kan uyuşmazlığında etkili olan birçok faktör var. Öncelikle Rh negatif gebenin Rh pozitif kanla karşılaşması gerekiyor. Bu durum da eşinin kan grubunun Rh pozitif olmasıyla mümkün. Çocuğun çok az miktardaki kanı doğum sırasında anneye geçerek, annenin duyarlanmasına neden olur. Duyarlanma (immünizasyon) asıl olarak doğum sonrası gerçekleşir, ancak nadiren düşük, kürtaj, dış gebelik ve yanlış kan transfüzyonu sonrası da oluşabilir." Neden olabileceği sağlık sorunları hangileridir? Annede Rh pozitif eritrositlere karşı mevcut olan antikorların plasentadan kolaylıkla geçebileceğine işaret eden "Fetusun dolaşıma katılan bu antikorlar, fetusun kan grubu Rh pozitif ise, eritrositlerinin yıkımına neden olurlar. Fetus için sorunun ana kaynağı eritrositlerinin yıkıma uğraması, yani kansızlıktır. Kansızlığın derecesine bağlı olarak fetusta ve yenidoğanda problemler ortaya çıkar. Oluşan tablo, anne karnında çocuğun ölümünden, yenidoğanda hafif bir sarılığın oluşmasına kadar geniş bir spektrum oluşturur.

Çocukta oluşabilecek problemlerin şiddeti, ortaya çıkan kansızlığın derecesi ile ilişkilidir." Kan uyuşmazlığı" genel kanının aksine, karı koca arasında değil, gebelik döneminde anne ile karnındaki bebeği arasında söz konusu olabilen normal dışı bir durumdur. Hangi kan grupları arasında ve nasıl bir uyuşmazlık olduğunu anlatmadan önce kan gruplarını tanımlamak gerekir. Kanımızda oksijen taşımakla görevli kırmızı kan hücrelerinde bulunan proteinler esas alındığında klasik olarak dört ana kan grubu tanımlanır: "A", "B", "AB" ve "O" grubu .. Bir de "Rh" söz konusudur. Birey, "D" proteinine sahipse Rh pozitif (+), değilse Rh negatif (-) olarak ifade edilir. Rh (-) kişilerin vücudunda D proteini hiç yoktur ve bağışıklık sistemi için tamamen yabancı bir maddedir. Normal koşullarda hamilelik döneminde anne ve bebeğin kanları birbirine karışmadan plasenta (eş) aracılığıyla oksijen, karbondioksit ve besi öğelerinin karşılıklı alışverişi gerçekleştirilir. Anne Rh (-), bebek Rh (+) ise ilk gebelikte herhangi bir sorun olmaz. Bebek doğarken zedelenen damarlardan bir miktar bebek kanı, Rh (-) annenin kanına karışabilir. Böylece annenin bağışıklık sistemi tamamen yabancısı olduğu bir proteinle, "D" proteini ile tanışır ve ona karşı tepki geliştirir. O maddeyi tanımadığı için yok etmek ister.

Beyaz kan hücrelerinin D proteinini yok etmek üzere ürettiği -o maddeye özgü- sıvısal maddeleri (antikorlar) kullanarak hedefine ulaşır. Annenin kanında bir tane bile bebek kan hücresi kalmaz, tümü yok edilir. Bu savaş sona erdiğinde geriye "anti-D antikorları" adı verilen sıvısal maddeler ve bunları gereksinim duyulduğunda her an yeniden üretebilecek akıllı beyaz kan hücreleri kalır. İkinci gebelikte çocuk eğer yine Rh (+) kana sahipse annenin kanında hazır bulunan bu sıvısal maddeler (antikorlar) kolayca plasenta (eş) engelini aşarak anne karnındaki bebeğin kanına karışırlar. Bebek kırmızı kan hücreleri yok edilmeye başlanır. Çocuğun kemik iliği, karaciğer ve dalağı yok edilen kırmızı kan hücrelerinin yenilerini üretir ve eksilen kanı yerine koyar. Bu aşırı kırmızı kan hücresi yıkımı ve yapımı sürecinde "bilirubin" adı verilen ve fazlası zararlı olan bir madde açığa çıkar, bebekten anneye geçer, annenin karaciğeri tarafından yok edilir. Bebeğin karaciğeri henüz bu maddenin tümünü zehirsizleştirebilecek kadar gelişmemiştir. Eğer üretilen kırmızı kan hücresi miktarı yok edilenden az olursa sonuçta bebek ağır bir kansızlığa maruz kalır, hatta ölebilir. Eğer arada bir denge varsa bebek bir ölçüde kansızlıkla doğar veya sağlıklı olarak dünyaya gelir.

Sorun asıl o zaman belirginleşir. Çünkü kan hücreleri hala parçalanmakta, yenileri yapılırken gereken maddeler anneden temin edilememekte, çocuk kendi depolarını kullanmaktadır. Üstelik açığa çıkan sarı boyar madde niteliğindeki "bilirubin" bebeğin karaciğeri tarafından yeterince vücuttan uzaklaştırılamamaktadır. Kanda belli bir düzeyi aşan "bilirubin" göz aklarına, cilde ve sonunda asıl zararını gösterdiği beyin ve sinir sistemine yerleşerek yaşamı tehdit etmektedir. Yenidoğan sarılığının ağır şekillerinde, tedavi edilmeyen çocuklarda adalelerin sertleşmesi, zeka geriliği gibi kimi geri dönüşümsüz sinir sistemi bozuklukları meydana gelmektedir. Yenidoğan sarılığı olan bebeklerde sarı boyar madde "bilirubin"i vücuttan daha kolay uzaklaştırmak için belli bir dalga boyundaki ultra viyole (kızıl berisi) ışınları kullanılmaktadır. Bebeklerin uygun sıcaklık ortamı sağlayan küvöz ya da yataklarda ultra viyole ışığıyla tedavisine "fototerapi" denir. Yeterli olmadığında bebeğim göbek kordonundan takılan bir sistemle, uygun bir Rh (-) kanla "kan değişimi" işlemi gerçekleştirilerek yaşamsal tehlike atlatılır. Geç kalınan durumlarda araz kalması olasıdır. Körlük, şaşılık, sağırlık, felç gibi ..

Mademki kan uyuşmazlığı ve sonuçları bu kadar ağır olabiliyor, o halde Rh (-) anneler için koruyucu bazı önlemler alınması gereklidir. Bir anne adayı eğer Rh (-) kana sahipse, ilk doğum, kürtaj ya da düşüğünden hemen sonra, bebeğinden kendisine o anda geçmiş olabilecek Rh (+) bebek kan hücrelerine karşı annenin bağışıklık sisteminde tepki oluşmadan önce girişimde bulunulmalıdır. Bunun için özel olarak hazırlanmış bir serum vardır: "Anti-D İmmun Globulin". Bu madde doğumdan (ya da düşük veya kürtajdan) hemen sonra anneye kaba etten iğne şeklinde yapılmalıdır. "Anti-D İmmun Globulin" kana karışır, bebekten geçmiş olan Rh (+) kan hücrelerini derhal yok eder. Annenin bağışıklık sistemi ne olduğu anlamadan işlem tamalanır. Bir süre sonra "Anti-D İmmun Globulin" doğal ömrünü tamamlar ve kanda yok olur. Oysa anne kendisi "antikor" geliştirmiş olsaydı bu sıvısal madde uzun süre kanda kalacak, gerekirse onu yeniden üretebilme yeteneği olan beyaz kan hücreleri tarafından eksikliği tamamlanacaktı. Pasif olarak verilmiş olan "Anti-D" için eksikliğin tamamlanması diye bir konu söz konusu değildir. Zamanla yok olan "Anti-D İmmun Globulin" bu sayede annenin sonraki hamileliklerinde çocuk için bir sorun oluşturamaz. Yalnız unutulmaması gereken bir konu bu immun globulinin herbir gebeliğin son bulumunda yeniden uygulanmasının gerekliliğidir.

Kan uyuşmazlığı genel olarak ilk bebekte sorun oluşturmaz. Sonraki Rh (-) çocuk için zaten bir problem yoktur. Rh uygunsuzluğu kadar ağır seyretmese de "kan grupları" arasında da uygunsuzluk söz konusu olabilir. Genellikle annenin "O" bebğin "A", "B" veya "AB" olduğu durumlarda meydana gelir. Farklı mekanizmalarla ama aynı aynı prensiplere dayanan süreçler yaşanır. Fakat daha seyrek olarak yaşamı tehdit eden boyutlara ulaşır. Sonuç olarak Rh (-) olan annelerin Rh (+) doğabilecek çocukları için önceden hazırlıklı olunmalıdır. Eğer anne ve baba her ikisi de Rh (-) iseler genetik kurallarına göre Rh (+) bebekleri olamaz. Eğer anne Rh (-), bab Rh (+) ise çocuk Rh (-) de olabilir, Rh (+) de. Bu genel bilgi de göz önünde bulundurulmalı, doğum sonrası bebek kan grubu tayin edilmelidir. Anne Rh (-), bebek de Rh (-) ise uygunsuzluk yoktur, anneye anti-D immun globulin yapmak gerekmez. Annenin Rh (+) olduğu durumlarda çocuğun Rh'ı ne olursa olsun Rh uygunsuzluğu olmaz. Eğer anne ve baba her ikisi de "O" grubu kana sahiplerse çocukları mutlaka "O" grubu olur. Bu durumda anne ve bebek arasında grup uygunsuzluğu olamayacağı açıktır. Anne "O", baba "A" ise çocuk "O" veya "A"; anne "O", baba "B" ise çocuk "O" veya "B"; anne "O" baba "AB" ise çocuk "A" veya "B" olur ama "O" veya "AB" olamaz. Annenin "A" ya da "B" olduğu, çocuğun "B" ya da "A" olduğu durumlarda uyuşmazlık nadirdir, hafif seyreder.

Ayrıca bazı alt kan grubu uygunsuzluklarında, hatta hiçbir uygunsuzluğun olmadığı kimi sıra dışı durumlarda kan uyuşmazlığıyla benzer klinik tablolar görülebilir, yenidoğan sarılığı meydana gelebilir. Sağlıklı bir bebek dünyaya getirmek için gebelikte sağlıklı ve düzenli izlem ön koşuldur. Anne baba adayları, kadın hastalıkları ve doğum uzmanı ile çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanı arasında işbirliği bu sürecin temelini oluşturmaktadır. Uygun bir gebelik yönetimi ve doğuma uzman gözetiminde hazırlık, kan uyuşmazlığı gibi yaşamsal bir sorunun bile kolaylıkla halledilmesini sağlayacaktır. Annenin kan grubunun RH negatif, babanınkinin ise pozitif olduğu durumlarda ortaya çıkan kan uyuşmazlığının gebeliğin sağlıklı bir şekilde tamamlanması için yakından izlenmesi gerekiyor. Kan uyuşmazlığı yüksek riskli gebelik olarak değerlendiriliyor. Bu nedenle de bu konuda uzman klinikler tarafından takibi büyük önem taşıyor. Çiftlerin yaşamındaki en önemli ve hassas dönem olan hamileliğin sağlıklı bir şekilde tamamlanması için düzenli muayene gerekmektedir. Ancak, ülkemizdeki kadınların % 67.5'i kontrolden geçmemektedir. Hamilelik dönemindeki rutin kontroller, oluşabilecek bir riskin önceden saptanması açısından büyük önem taşımaktadır.

Yüksek riskli gebelik ünitesinde, tekrarlayan düşük ve genetik hastalık öyküsü olan gebeler, ilaç kullanan ya da röntgen ışını alan, diyabet, tiroit, kalp hastalığı, hipertansiyon gibi sağlık sorunları olan gebeler takip ediliyor. Yüksek riskli gebelik ünitesinde, deneyimli ve donanımlı bir sağlık ekibi mevcut problemin adını koyarak gebeliğin yönetimini gerçekleştiriyor. Multidisipliner bir organizasyon ve dayanışmayı sağlayarak, gebeye gerekli bilgiyi ve yaklaşımı sunan Yüksek riskli gebelik ünitesinde ele alınacak önemli konulardan birini de kan uyuşmazlığı oluşturuyor. Tanısında kullanılan yöntemler nelerdir? Rh negatif anne ve Rh pozitif baba söz konusuysa, öncelikle annenin immünize olup olmadığının belirlenmesi gerekiyor. Bu da anne kanında Rh pozitif eritrositlere karşı antikorların bulunup, bulunmadığının belirlenmesiyle mümkün oluyor. İndirekt Coombs testi ile bu olasıdır; İndirekt Coombs testi pozitif ise antikor var, negatif ise antikor yok demektir. İndirekt Coombs testi negatif ise, anne immunize değildir, mevcut gebelik açısından risk taşımaz ve alınması gereken önlem doğum sonrası gebenin duyarlanmasını önlemektir. İndirekt Coombs testi pozitif ise, annenin kanında fetusa zarar verebilecek antikorlar bulunuyor demektir.

Bu durumda fetus risk altındadır. Yapılması gereken fetustaki kansızlığın derecesini belirleyebilmektir. Bunun için, daha önceki gebeliklerinin sonuçları dikkate alınarak ve fetusun ultrasonografi ve doppler ile değerlendirilmesi yapılarak kansızlığın derecesi belirlenmeye çalışılır. Tedavisinde hangi yöntemler kullanılır? Kan uyuşmazlığının tedavisinde tanı konulduktan sonra fetustaki kansızlığın derecesi saptanıyor. Fetusta ileri derecede kansızlık olduğu düşünülüyorsa, kansızlığın tedavisi olan kan transfüzyonu uygulaması gerekebiliyor. Anne karnındaki çocuğun göbek kordonuna, ultrasonografi eşliğinde bir iğne ile girilerek kan verilir (İntrauterin kan transfüzyonu). Gerekli aralıklarla bu işlem tekrarlanarak, çocuk uygun zamanda doğurtulur. Intrauterin kan transfüzyonu, günümüzde başarı ile uygulanan ve son derece etkili bir tedavi yöntemidir. 

DOWN SENDROMLU ÇOCUKLARDA FİZİK TEDAVİSİ VE REHABİLİTASYON

47 kromozomlu bir çocuk dünyaya geldiğinde anne ve babalar hayatları da pek çok şeyin değiştiğini düşünürler. Nereden başlamaları gerektiğini bilemezler. Başlangıç noktalarından biri de eğer ciddi sağlık problemleri yoksa bebek 2 aylık olduğunda rehabilitasyon programıdır. Çok erken olduğu düşünülebilir, ancak bebeği erken dönemde takip etmeye başlamak önemlidir.

Erken dönemdeki takip ile çocuğun ihtiyaçlarına göre düzenlenen  fizik tedavi programları çocuğun motor ve sosyal gelişimlerini hızlandırır. Bebek 2 aylık olduğunda desteklenmesi gereken noktalar belirlenir. Bunun için Vojta terapi ya da nörogelişimsel tedavi metotları kullanılabilir. Bebeğin haftalık kontrolleri ile neler kazandığı gözlenebilir. Bu sayede normal gelişim basamakları ile çocuğun gelişimi arasındaki fark azaltılır. Amaç çevresini keşfetmesi, tanıması, bilgilerini pekiştirilmesini sağlamaktır. Çocuğun en kısa sürede yürümesi önemlidir, ancak yürürken patolojik bir şekilde olmaması çok daha  önemlidir.

Bebekken başlayan fizyoterapist aile işbirliği ile bebeklerine nasıl davranacaklarını, nasıl besleyeceklerini, ağız motoriklerini artırmanın yollarını, oyuncaklarla nasıl oynatabileceklerini, gelişim süresince nelere dikkat etmeleri gerektiğini öğrenebilirler. Bu şekilde karşılaşılacak sorunların büyük bir kısmı bertaraf edilmiş olur.

İleri yaşlarda ise fizyoterapist tarafından çocuğun takıldığı noktadan destek sağlanır. Kas gücü, algılama ve motor becerileri arttırılmaya çalışılır. Denge  ile ilgili sorunlar ileri yaşlarda geç dönem yürümüş olan çocuklarda  görülebilir. Denge tahtası ile çalışmalar, tek ayak üzerinde durma gibi çalışmalar yapılabilir.

İYİ ANNE-BABA OLMANIN YOLLARI

Başarılı, kendine güvenen, saygılı, iyi eğitimli ve mutlu çocuklar yetiştirmek ... İşte tüm anne ve babaların en büyük hayali. Size sunacağımız altın öğütlerle bu hayatınızı gerçeğe dönüştürebilirsiniz.

Çocuk yetiştirmenin tarifini mi istiyorsunuz? Verelim öyleyse ... Bu büyük bir porsiyon pedagoji, ve psikolojinin içine biraz otorite katın. Bu karışımı sevgi ve övgüyle yoğurun ... Sonra bunu çocuğunuza verin. Miktarı her çocuğa göre değişebileceğinden size belli bir ölçü veremeyeceğiz. Sadece her çocuğun farklı bir birey olduğunu unutmayın yeter. Çocuğunuz daha bebekken kendi kişiliğini geliştiriyor. 

İsterseniz yukarıdaki tarifi biraz daha açalım ve size mükemmel anne babalığa giden o yorucu yolu kolaylaştıralım ...

1- Ona sınırsız sevgi verin :

Bunu yazmamıza gerek yok mu? Siz zaten yeterince çocuğunuzu seviyorsunuz! Hem de şartsız, kuralsız, hiçbir şey beklemeden ... Çok normal, çocuğunu sevmeyen anne baba olamaz zaten. Ama bu sevgi sürekli kontrol altında tutulmalı ve paylaşılmalı. Sevgiyle oyun oynanmaz! Bilinçli bir şekilde ihmalkarlık yada ceza olsun gibi nedenlerle çocuğunuza olan sevginizi zaman zaman azaltma lüksünüz yok!

Bazen çocuğunuza aşırı sinirlenip onu bırakıp kaçmak isteyebilirsiniz ama sevginizde hiçbir zaman azalma olmaz. Çocuğunuz, onu her zaman aynı derecede sevdiğinizi bilmelidir. Ancak bu şekilde size güvenebilir ve kendini yanınızda güvende hisseder. Bu iki duygunun, çocuğunuzun gelişimi ve eğitimi için çok önemli olduğunu asla aklınızdan çıkarmayın. Sevgi, sıcaklık, güven de tıpkı yemek ve içmek gibi çocuğunuzun temel ihtiyaçları arasında yer alıyor. Bunları onlara yeterince verdiğinizde, eğitimde hiçbir şey ters gitmez.

2- Ona inanın ve güvenin :

Reşit olana kadar çocuğunuzun kendine bakamayacağı ve o yaşa gelene kadar aklının bilgilerle tıkabasa doldurulması gerektiği fikrinden artık vazgeçin. Çocuğunuzun bazı özel yetenekleri olduğuna güvenin ve onu bu yeteneğini geliştirmesi için destekleyin.

Genellikle çocukların becerileri hafife alınır. 4 yaşındaki çocuğun tek başına kibrit yakamayacağından eminizdir. Yada 6 yaşındaki bir çocuğu, hava durumundan veya yemeklerden söz ederken ciddiye almamak konusunda kararlı davranırız. Kendi düşüncelerimiz her zaman kusursuzdur! Çoğu zaman anne babalar çocuklarına o kadar güvensiz davranırlar ki, çocuk ergenlik dönemine gelse bile tencereden tabağına yemek alamayabilir. Çünkü bunu onun için her zaman annesi yapmıştır.

Bir gün her şeyi çocuğunuz için yapmaktan sıkıldığınızda onu birdenbire düzensizliğin ve yalnızlığın içinde, tek başına bırakıverirsiniz. Peki sonuç? ... Çocuklarınız şaşkın, sudan çıkmış balık misali!... Belki bu tabir size kötü gelecektir ama, çocuğunuza güven duyabilmek için biraz daha sert olmalısınız. Çocuklarınıza kendi kararlarını vermeleri, sorunlarını çözmeleri ve düşüncelerini dile getirmeleri için cesaret aşılamalısınız. Çok fazla tehlike yaratmayan olayların sonuçlarını yaşamaları için onlara güvenin, inanın.

3- Dayanıklılığını arttırın :

Bazen sınırlar koymakta zorlanabilir yada korumasız çocuğunuzu kendi yetişkin -bencil- iradenize uyması için teşvik ederken suçluluk duyabilirisiniz Ancak, onun tüm isteklerini yerine getirmekle çocuğunuzun gelişimine katkıda bulunmuyorsunuz. Çocuklar kurallara gereken değeri veriyorlar. Çünkü kurallar onları olgunlaştırıyor. Sınır ve kurallarla karşı karşıya kalmayan çocuk, kendini hiçbir zaman gerçek anlamda özgür hissedemez. Öyleyse anne ve babalar, çocuklarına neleri doğru neleri yanlış bulduklarını söylemeli ve söylediklerinde tutarlı davranmalı. Çocuklar kendi kararlarını verebilmeli. Tabii üç yaşındaki bir çocuktan da görgü kurallarını tek başına öğrenip bunları uygulamasını beklemek doğru olmaz. Bu nedenle insanların arasında burun karıştırmanın doğru olup olmadığı sonucunu kendisinin çıkarmasını ondan istememelisiniz. O her zaman sizden bir uyarı ister.

4- Ekip olarak çalışın :

Anneler, çocuklarının en küçük bir sorununda ortalığı ayağa kaldırıyor ve kendilerini çocuklarına adıyorlar. Amaçları ise belli; onları her türlü tehlikeden koruma isteği. Babalar ise çocuklarına ara sıra tehlikeye atılmaları gerektiğini söylüyor. Onlara yüksek yüksek bir yerden atlamaları için cesaret veriyor, kendi sorunlarını çözümlemeleri için çocuklarına özgürlük tanıyorlar. Çoğu ailede bu böyle Tabii roller bazen değişebiliyor, ancak bu o kadar önemli değil. Burada asıl önemli olan nokta, çocukların anne ve babalarının değişik istek ve düşüncelerinden yararlanmaları.

Aynı eğitim amaçları ve bu amaçlara ulaşmak için kullanılan farklı eğitim tarzları ekip çalışmasının ana kuralını oluşturuyor. Eşiniz ve siz çocuğunuzun korkmadan futbol maçını mı yoksa filmi mi izleyeceğini yada cumartesi akşamı geç mi erken mi yatacağını tartışabilirsiniz. Ancak televizyonu saçma buluyor ve çocuğunuza televizyon izlemesini yasaklamak istiyorsanız, sorunlar ortaya çıkabiliyor. Eşiniz ve siz tamamen zıt fikirleri savunuyorsanız, öncelikle aranızda bu sorunları çözümlemelisiniz. Çünkü fikir ayrılıkları çocukların aklını karıştırıyor, çocuk anne babasının istekleri arasında seçim yapmakta zorlanıyor.

5- Ona uğraşılar bulun :

 İyi bir aile hayatına sahip olmak, her şeyi birlikte yapmak anlamına gelmiyor. Herkesin kendine özel uğraşları bulunmalı. Çocuğunuza hobi edinmesi için yardımcı olun. Çocuğunuz böylece bir şeyle ilgilenmenin ve uğraşmanın ne kadar eğlenceli olacağını keşfedecek. Hobi edinmesi için çocuğunuza birçok alternatif sunun., biri mutlaka ona hitap edecektir. Çocuklar sevdikleri bir şeyle ilgilendiklerinde başarı ve başarısızlığı, kaybetmeyi ve kazanmayı yaşayarak öğrenirler. Bu yolla sürekli televizyon izlememesini de sağlayabilirsiniz. 

6- Düzeni koruyun :

Çocuklar - kendileri henüz düzenli olmayı öğrenemedikleri halde- hayatlarının düzenli olmasını istiyor. Onlar için her şeyleri yerli yerinde olmalı, her gün aynı şekilde geçmelidir. Günleri düzenli olarak planlamak ve her zaman mümkün olmadığından, aile düzeninde bazı rutinler bulunmalı. Örneğin akşam yemeği, iyi geceler masalı veya akşamları birlikte televizyon izlemek gibi. Bu şekilde hem iletişiminiz güçlenecek hem de çocuğunuzun size olan güveni artacak.

7- Kendinize karşı anlayışlı olun :

Çocukların hayatımızda ayrıcalıklı bir yeri bulunuyor. Onlar yaşamımızın en değerli varlıkları. Ancak bunu kanıtlamak için süper anne yada baba olmak gerekmiyor. Hiç kimse aynı zamanda mükemmel bir anne / baba, mükemmel bir iş adamı / kadını ve mükemmel bir eş olamaz. Bebeğiniz dünyaya geldikten sonra hayatınızın odak noktasını oluşturuyor. Ancak zamanı geldiğinde, yeniden hayatın içine atılmayı ve yeniden kendiniz için yaşamayı bir kenara bırakmayın. Çoğu anne ve baba kendini feda ettiğini, fiziksel ve ruhsal olarak ne kadar yorulduğunu çok geç anlıyor.

Kendini ikinci plana atan anne babalar, ne evliliklerine nede çocuklarına iyilik etmiş oluyorlar. Aksine; hem kendilerine hem de çocuklarına onarılmaz zararlar veriyorlar. Öyleyse haftada iki kez spor yapın, eşinizle sinemaya, tiyatroya gidin, tatile çıkmayı ihmal etmeyin. Ve artık dayanamadığınızı hissettiğinizde annenizden, akrabalarınızdan ve arkadaşlarınızdan yardım isteyin.

Evet; sırlarımızı nasıl buldunuz? Biz bunları zaten biliyorduk yazmanıza gerek yoktu demeyin. Çünkü sadece bilmek bunları uygulamak anlamına gelmiyor. Özetle iyi bir anne baba olmak için bir büyük porsiyon çocuk psikolojisi ve yetişkin psikolojisinin içine biraz otorite karıştırın. Bu karışımı sevgi ve övgüyle tatlandırın. Sonra bunu çocuğunuza verin, hepsi bu!

ÇOCUKLARDA ALT ISLATMA (ENÜRESİS)

Çocuğun gece veya gündüz uyku sırasında yada uyanıkken idrarını tutamaması, altını ıslatmasına neden olur. Genelde çocuklar 2-3 yaşlarına kadar altlarını ıslatırlar. Gündüz kontrolünün 2 yaşında, gece kontrolünün ise 3.5-4.5 yaşlarında sağlanması gerekir. Bu yaşlarda çocuk halen altını ıslatıyorsa patolojik bir durumdan söz edilebilir. Bu yaştan önceki dönemlerde çocuğun altını ıslatması, patolojik açıdan bir değer taşımaz. Çünkü çocuğun gelişimsel temposu gereği çocuk, yeterli fizyolojik olgunluğa erişmemiştir.

Sık görülür mü?
Enüresis (alt ıslatma) hem sık rastlanması, hem de çocuk ve ana-baba için zor bir durum olması açısından tüm davranış bozuklukları içinde en önemlisidir. Çocuklarda alt ıslatma sıklığı %10-15 arasındadır. Araştırma sonuçlarına göre erkek çocuklarda alt ıslatma, kızlara oranla daha sık görülmektedir.

Nedenleri nelerdir?
Ailenin verdiği eğitimin yetersiz olması, alt ıslatmanın önemli bir nedenidir. Anne babaların alt ıslatmayı bir sorun olarak görmemeleri, ileri yaşlardaki çocuğun altının bağlanması yada çok katı bir tuvalet eğitiminin verilmesini olumsuz yaklaşımlar arasında sayabiliriz. Özellikle tuvalet eğitimine çok erken başlanması, alt ıslatmanın birden bire kesilmesinin beklenmesi ve altını ıslatan çocuğa ceza verilmesi katı yaklaşımın örnekleridir. Büyük olasılıkla yeterli duygusal etkileşimin olmadığı ailelerde katı bir tuvalet eğitimine rastlanır. Yapılan incelemelerde altını ıslatan çocukların ana – babasından birinin yada her ikisinin, çocuklarında altını ıslattıkları görülmüştür. Ayrıca altını ıslatan çocukların uykularının daha ağır olduğu saptanmıştır.

Tedavisi nasıldır?
Alt ıslatma iki şekilde karşımıza çıkar. Birinci de çocuk idrar kontrolünü hiç kazanmamıştır. 4 -5 yaşını geçmesine karşın altını ıslatmaya devam etmektedir. Bu durum organik kökenli yada gelişme geriliğine bağlı olabileceği gibi, ailenin verdiği tuvalet eğitiminin yetersizliğinden de kaynaklanabilir. Organik kökenli nedenler arasında herhangi bir hastalık yada bazı anormallikler sayılabilir. Gelişme geriliği olan çocuklar, yaşıtlarına göre daha geç olan gelişimlerde koşul olarak idrar kontrolü ve tuvalet alışkanlığını da geç kazanırlar.

İkinci olarak karşımıza çıkan alt ıslatma tipi de, çocuğun 2 – 3 yaşlarında kendini kontrol etmeyi öğrendikten sonra yeniden altını ıslatmaya başlamasıdır. Burada yine organik nedenler (geçirilen kaza yada hastalıklar çocuğun idrar kontrolünü kaybetmesine neden olabilir.) söz konusu olabileceği gibi ruhsal nedenler daha ağırlıktadır. Çocukta alt ıslatmanın organik bir sebebi olabileceği gibi psikolojik yönü daha ağır basmaktadır. Alt ıslatmanın ardındaki ruhsal nedenler, çocuğun düşüncesinde açık biçimde yer almaz. Bunlar çocuğun kendine bile itiraf edemediği sorunlardır. Bu sorunlar tedavide ortaya çıkarılarak çözümlenmeye çalışılır. Diğer yandan da terapi ilaç tedavisiyle de desteklenebilir.

ÇOCUKLARDA DEPRESYON BELİRTİLERİ

Depresyon, "depresyon duygularının kalıcılık gösterdiği ve çocuğun yada ergenin çeşitli işlevleri yerine getirme yeteneğini engelleyen bir hastalık" olarak tanımlanır.

Çocukların yaklaşık %5’inin, ergenlerin ise %5-10’unun depresyona maruz kaldığı biliniyor. Stres altında bulunan çocuklar, kayıp yaşayan çocuklar veya dikkat, öğrenme, davranış veya anksiyete bozukluğu olan çocukların depresyona yakalanma riski daha fazla. Ailesel yatkınlık da çocukta depresyon gelişmesinde çok etkili...

Belirtiler
Depresyondaki çocuk ve ergenlerin belirtileri depresyon geçiren yetişkinlerden daha farklı olabiliyor. Çocuğunuzda aşağıdaki depresyon belirtilerinden biri veya daha fazlası uzun bir süredir mevcutsa, uzman yardımı almanız tavsiye edilir.

* Sık sık üzüntülü olma ve ağlama

* Umutsuzluk

* Olağan aktivitelere ilginin azalması veya daha önce severek yaptığı aktivitelerden zevk alamama

* Sürekli bir can sıkılması, enerji eksikliği

* Sosyal soyutlanma, iletişim eksikliği

* Öz saygı eksikliği ve suçluluk duygusu

* Reddedilme veya başarısızlık konusunda aşırı hassasiyet

* Alınganlık, öfke veya düşmanlık davranışlarında artma

* İlişkiler sorunlar yaşama

* Sık sık baş ağrısı, karın ağrısı gibi fiziksel şikayetler

* Okul devamı veya okul başarısında düşüklük

* Konsantrasyon eksikliği

* Yeme ve/veya uyuma alışkanlıklarında büyük değişiklik

* Evden kaçmakla ilgili sözler veya teşebbüsler

* İntihar veya kendine zarar verici davranış düşünceleri veya ifadeleri

Arkadaşlarıyla oynamayı seven bir çocuk artık yalnız vakit geçirmeye ve hiçbir şeyle ilgilenmemeye başlayabilir. Eskiden kendisine eğlendiren şeyler depresyon geçiren çocuk için artık hiç veya pek az eğlendirici bir hal almış olabilir. Kendilerinin sevilmediği, kötü çocuk olduğu şeklindeki söylemlerde bulunabilirler, olaylardan sıklıkla kendilerini suçlarlar. Benlik saygısında düşme nedeni ile kendilerine güvensiz ve çekingen olabilirler. Depresyondaki çocuk veya ergenler ölmek isteyebilir veya intihardan bahsedebilir. Depresyondaki çocuk ve ergenlerin intihar riski artar. Depresyondaki ergenler kendilerini daha iyi hissetmek için sigara, alkol veya başka uyuşturuculardan medet umabilirler.

Okul veya evde sorunlara neden olan çocuk ve ergenler depresyon geçiriyor olabilir. Küçük çocuklar her zaman çok üzüntülü görünmeyeceği için anne-babalar ve öğretmenler sorunlu davranışların depresyon belirtisi olduğunu anlamayabilir. Aşırı hareketlilik hırçınlık, sık ağlama küçük çocuklarda depresyonun belirtisi olabilir. Direkt olarak sorulduğunda bazı çocuklar mutsuz veya üzgün olduklarını ifade edebilirler.

Küçük çocuklarda ve ergenlik dönemindeki kız çocuklarında depresyonun belirtisi sıklıkla karın ağrısı, baş ağrısı vücut ağrısı gibi bedensel yakınmalarla kendini gösterebilir. Okulla ilgili kendine güvensizlik, arkadaş ilişkileri kurmada yetersizlik ve anne-baba ile ilgili bağımsızlaşma sorunları olan çocuklarda yine bedensel belirtiler sık görülür. Sabah okula giderken karın ağrısı, baş ağrısı gibi belirtiler yoğunlaşabilir.

Erken teşhis ve tedavi önemli
Depresyon geçiren çocuklarda erken teşhis ve tedavi çok önemlidir. Depresyon profesyonel yardım gerektiren gerçek bir hastalıktır. Kapsamlı bir tedavi genellikle hem bireye hem de aileye terapi uygulanmasını içerir. Örneğin; kognitif (bilişsel) davranış terapisi ve kişisel psikoterapi özellikle çocuklarda depresyon tedavisinde etkili kişisel terapi yöntemleri olmaktadır.

Tedavi antidepresan ilaç kullanımını da gerektirebilir. Son yıllarda çıkan yeni antidepresan ilaçlar küçük çocuklarda da güvenle kullanılabilmekte, alışkanlık, bağımlılık özellikleri de bulunmamaktadır. Yardım için çocuk ve ergenlerde depresyonu teşhis ve tedavi edebilecek bir çocuk ve ergen ruh sağlığı uzmanına başvurulması şarttır
. 

ÇOCUKLARDA HORLAMA

Horlama, hayatı tehdit eden bir hastalığın ilk belirtisi olabiliyor. Horlamanın uyku sırasında hava yolunun daraldığının en önemli göstergesi olduğunu belirten Acıbadem Onkoloji ve Nörolojik Bilimler Hastanesi Göğüs Hastalıkları ve Uyku Bozuklukları Uzmanı Dr. Ceyda Kırışoğlu, horlamanın sadece yorgunken, uyku ilacı veya alkol içimini takiben ortaya çıkabildiği gibi; çene yapısının küçük olması, boğazın arkasındaki dokuların yoğunluğu, bademciklerin büyümesi veya burun tıkanıklığına bağlı olarak da görüldüğünü belirtiyor.

Horlamanın sosyal bir sorun olmaktan çıkıp hayatı tehdit eden bir sorun haline gelmesi uyku apnesi (uykuda solunumun durması) sendromundan kaynaklanıyor. Dr. Kırışoğlu uyku apnesini şöyle açıklıyor:

"Üst solunum yolunda gelişen darlık veya tıkanıklık solunum çabasının artmasına, oksijen seviyesinde de düşmeye neden olur. Beyin koruma içgüdüsüyle hastayı uyandırıp nefes almasını sağlar. Gece boyunca onlarca, hatta yüzlerce kez uyanan kişi, ertesi gün dinlenemeden yorgun kalkar, gündüz uyuklar."

Hipertansiyonu olan hastaların yarıya yakınında, kadınların yüzde 2, erkeklerin ise yüzde 4'ünde uyku apnesi görülüyor. Ancak pek çok kişi bu hastalığının farkında değil.

Dr. Kırışoğlu "Uykuda ortaya çıkan bölünmeler ertesi günkü fonksiyonlarımızı etkiliyor; yorgun uyanma, gün boyu halsizlik, yorgunluk hissi, sabah baş ağrısı, ağız kuruluğu, depresyon, kişilik değişiklikleri, dikkat toplamada güçlük, karar vermede zorlanma, hafızada zayıflama, unutkanlık, cinsel istekte azalma, adet düzensizlikleri ve iktidarsızlığa da neden oluyor" diyor.

Çocuklarda büyüme geriliğine yol açıyor
Araştırmalara göre horlama, her 10 çocuktan birinin her gece yaşadığı bir sorun. Solunum bozukluklarına bağlı uyku bölünmesi ise çocukların hiperaktivite, kolay sinirlenme, dikkat eksikliği gibi çeşitli davranış bozuklukları sergilemesine yol açıyor.

Sorunu yaşayan çocukların sıklıkla iç çekmeyle nefes almaya başlayıp tekrar uykuya daldığını kaydeden Dr. Kırışoğlu, "Bazı çocuklarda ise nefes durması görülmüyor. Ancak onları da başka bir tehlike bekliyor. Bu çocuklar büyümek için kullanılacak enerji kaynağını uykuda nefes alıp verebilmek için kullandıkları için sıklıkla büyüme geriliği, yüksek tansiyon ve kalp yetmezliği tehdidi altında oluyor" diyor.

En çok 2 ile 6 yaş arası çocukların etkilendiği sorunun sebeplerini Dr. Kırışoğlu şöyle sıralıyor:

"Bademcik ve geniz etinin büyüklüğü başta gelen nedenler arasında. Diğer nedenler ise burun tıkanıklığı, alerjik durumlar, astım, reflü, şişmanlık, tiroit bezinin az çalışması, yüz kemik gelişimindeki farklılıklar, genetik (Down sendromu gibi) ve nörolojik hastalıklar."

Tedavi seçenekleri

Bademcik ve geniz etinin alınması: Operasyon şikayetlerin geçmesinde sıklıkla yeterli.

Ortodontik tedavi: Alt veya üst çenenin küçük olması, dişleklik ve yüksek damak gibi yüz kemiklerinin gelişim bozukluklarının varlığı özellikle çocuk yaş grubunda büyük önem taşıyor.

Nazal CPAP (devamlı pozitif havayolu basıncı) cihazı: Cihaz bir maske aracılığı ile burundan veya ağızdan hava vererek nefes yolunu açık tutuyor. Gözlük gibi sadece kullanıldığı sürece etkili.

Diğer öneriler: Çocuğun büyüme ve gelişme sürecinde fazla kilo almaması sağlanmalı. Yan yatması, arkasının uzunca bir yastıkla desteklenmesi gerekiyor.

ÇOCUKLARDA KANSIZLIK

Kansızlık her yaşta görülebilen bir sorun. Ancak özellikle bebeklik ve çocukluk çağında daha sık rastlanıyor. Bunun temel sebebi bebeğin anne sütü almaması ve demirden eksik gıdalarla beslenmesi.

Demir eksikliğine bağlı kansızlık basit bir sorun değil. Sadece fiziksel rahatsızlıklara neden olmakla kalmayıp, bebeklerde zeka düzeyini de etkiliyor. Anne ve babaların kansızlık konusunda dikkatli olması belirtilerini ve etkilerini iyi bilmesi gerekiyor.

Acıbadem ve "Kriton Curi Parkı Gönüllüleri" işbirliğiyle gerçekleştirilen "Çocuklarda Anemi" söyleşisinde konuşan Acıbadem Hastanesi Kozyatağı Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Cengiz Canpolat anemiyi şöyle tarif ediyor:

"Anemi hemoglobin konsantrasyonunun veya kırmızı kan hücrelerinin (alyuvarların) sayısının beraber veya ayrı olarak o yaşa uygun normal değerlerin altına düşmesi sonucu oluşan bir klinik tablodur. Bu azalma sonucu kanın oksijen taşıma kapasitesi ve dokulara giden oksijen miktarı azalır. Kansızlık çocuklarda kendini çok değişik biçimde gösterir. Bu klinik tablo hiçbir bulgu olmamasından çok, hasta bir çocuğa kadar geniş bir yelpaze içerir."

Prof. Dr. Canpolat çocuklarda aneminin oluşmasında diyetin çok büyük bir önemi olduğuna dikkati çekerek şunları söylüyor:

"Diyetin en önemli olduğu yaş grupları 6 ay ile 2 yaş arası ve bir de adolesan dönemdir. Büyümenin çok hızlı olduğu bu iki dönemde demirden fakir yiyeceklerle beslenilmesi sonucunda demir eksikliği anemisi meydana gelebilir. Adolesan, kızlarda adet kanamalarının düzensiz ve fazla olması da demir eksikliğine katkıda bulunan bir faktördür. Kan yapımında önemli rol oynayan diğer iki besinsel faktör B12 vitamini ve folik asittir. Ancak bu iki besinin eksikliğine bağlı anemiler çocuklarda demir eksikliğine bağlı anemi kadar sık görülmezler."

Sadece diyet değil bazı ilaçların kullanımı da çocuklarda anemiye neden oluyor. İlaçlar ya alyuvarların yıkımına katkıda bulunarak veya kemik iliğine doğrudan toksik etki göstererek alyuvar yapımını baskılamak suretiyle anemi meydana getiriyor. Çocuklarda kronik hastalıkların ve sık geçirilen enfeksiyonların anemiye neden olduğu bilinen bir gerçek. Prof. Dr. Canpolat sebebini şöyle açıklıyor:

"Kronik hastalıklarda alyuvarların yaşam süresi kısalmıştır ve kemik iliği ise yetersiz çalışmaktadır. Ayrıca demir kullanılmasındaki bozukluk ve böbrek hastalıklarında kanda toksik maddelerin birikmesi de alyuvar yapımını baskılayan faktörlerdir."

Kansızlık nasıl anlaşılır?
Süt çocuklarında huzursuzluk, davranış değişiklikleri, iştahsızlık, uykusuzluk veya normalin üzerinde uyuma gibi belirtiler görülürken daha büyük çocuklarda ve adolesanlarda yorgunluk, halsizlik, baş dönmesi, baş ağrısı, çabuk yorulma ve nefes darlığı gibi yakınmalar ile ortaya çıkıyor. Prof. Dr. Canpolat bu noktada bir uyarıda bulunarak şunları söylüyor:

"Anemiyle birlikte lenf bezelerinin, karaciğer ve dalağın da büyük olması durumunda çocuk hemolitik anemiler ve lösemi açısından mutlaka değerlendirilmelidir."

Demir eksikliği anemisine dikkat!
Çocuklarda en sık görülen anemi, demir eksikliği anemisi. Anne sütü ile beslenen bebeklerde ilk 6 ay demir eksikliği görülmüyor. Anne sütündeki demir çok kolay emilebildiği için büyüyen süt çocuğuna miktar olarak yeterli geliyor. Ancak altı aydan sonra ek gıdalar ile yetersiz demir alan bebek demir eksikliği tehlikesi ile karşı karşıya kalıyor. Demir en çok kırmızı ette, yumurta sarısında, yeşil sebzelerde ve hububatta bulunuyor. Demir eksikliğinin gelişmemesi için etten ve sebzelerden gelen demirin dengeli alınması gerekiyor. Demir eksikliği anemisinin engellenmesi için diyete önem verilmeli, demirden zengin ek gıdaların zamanında ve uygun şekilde başlanmalı. Prof. Dr. Canpolat;

"Prematüre bebeklere erken koruyucu demir preparatları başlanması gerektiğini hatırlatarak şöyle devam ediyor: “Anneden bebeğe demir transferi hamileliğin sonlarında yoğunluk kazandığı için bu bebekler demir depoları tam dolmadan doğarlar ve çoğu zaman yoğun bakımda kaldıklarından tetkikler için bebeklerden fazla kan alınmak zorunda kalınır." Diyor.

Tanı ve tetkikler
Demir eksikliği gelişen bebekler huzursuz, iştahsız oluyor ve uyku bozuklukları yaşıyor. Büyümesi ve gelişmesi duraklama gösteriyor. Hemoglobini çok düşerse cilt rengi de soluyor. Bunu anlamak zor değil. Bu solukluk en çok göz kapaklarının içine, ağız mukozasına, avuç içlerine ve tırnak yataklarına bakıldığında anlaşılıyor. Demir eksikliğine erken tanı konup tedavi edilmesi durumunda bu bozuklukların büyük bir kısmı düzelme şansına sahip. Prof. Dr. Canpolat tanı ve tetkikler konusunda şunları söylüyor:

"Demir eksikliği anemisi saptanan çocukta dışkı ve idrar ile kan kaybı olup olmadığı araştırılmalıdır. Dışkı ile kan kaybı meydana getiren en önemli durumlar arasında peptik ülserler ve inek sütü alerjisi sayılabilir. Ayrıca bağırsakta bulunan polipler ve anüste mukoza çatlakları da kan kaybına neden olabilirler. Gaitada gizli kan testi birkaç kez tekrarlanmalıdır, zira kanama aralıklı olarak meydana geliyor olabilir."

Tedavisi
Tedavi ise çoğunlukla ağızdan verilen demir preparatları ile yapılıyor ve 3 ay kadar sürüyor. Tedavide ilk 2 ay hemoglobinin yükseltilmesi, 3 ay ise demir depolarının doldurulması amaçlanıyor.

ÇOCUKLARDA A?IZ VE DİŞ SA?LI?I

Süt dişleri normal dişlere oranla daha fazla organik madde içerir. Bu nedenle sürekli normal dişlere oranla daha kolay çürürler. Çocuklar ağız bakımına yetişkinler kadar dikkat edemezler. Onları ağız bakımına özendirmek için anne ve babaların dişlerini günde iki kez onların göreceği şekilde fırçalamalarında yarar vardır.

Bazen dişlerin üzerinde kahverengi lekelerin oluştuğu yada dişlerin kırılıp döküldüğü gözlenir. Bunun nedeni emzik yada biberonun şeker, bal ve reçel gibi gıdalara batırılarak çocuğa verilmesi ve bunun alışkanlık haline getirilmesidir. Özellikle gece beslenmesinde sütün ağızda birikerek uyku sırasında dişleri çürütmesi engellenmelidir. "Biberon çürüğü" dediğimiz bu tarz çürükleri engellemek için bebekleri besledikten sonra su içirmeli, ıslak bir tülbentle dişlerinin üzerlerini temizlemeliyiz.

Çürükler genellikle azı ve küçük azı dişlerinin çiğneyici yüzeylerinde bulunan "fissur" adı verilen oluklarda başlar. Fissur örtücüler çok ince yapısı ile oluğun üzerini kapatıp o bölgenin mikrop, yemek artığı gibi dış etkenlerden korunmasını sağlayarak çürük oluşumuna engel olurlar. Fissur örtücü 6 yaşından itibaren çıkan kalıcı azı ve küçük azı dişlerine uygulanır. Fissur örtücü uygulanırken dikkat edilecek bir başka nokta da çürük olmamasıdır.

Flor, dişlerin çürüğe karşı direncini arttıran maddedir. Modern eğilim, dişlere yüzeysel flor tatbiki ile direnç kazanmasıdır. Bu işlem hasta için zahmetsiz ve basit olmasına rağmen çürük oranını düşürmek için oldukça başarılıdır. Ayrıca çocuğunuz dişlerini kendisi fırçalayacak yaşa gelinceye kadar dişlerin üstündeki birikintiler temizlenmelidir.

Tablet şeklinde flor alımı pek çok değişken göz önüne alınarak yapılması gerektiğinden ve aşırı dozda alımı zararlı olabileceğinden tablet şeklinde alımı yavaş yavaş ortadan kalkmaktadır. Profesyonel florid tatbiki sadece dişhekimi tarafından uygulanabilir. Her altı ayda bir yapılırsa ancak etkili olabilir. Bunun için çocuğu 6 ayda bir düzenli hekime götürmeniz gerekmektedir.

Süt dişleri, en az sürekli dişler kadar önemlidir. Çocuğa ağrı vermesinin yanı sıra çürük dişler beslenme düzenini de bozar. Çürüğün aşırı ilerlemesi kök ucunda iltihaba yol açbileceği gibi, süt dişi kökü altında bulunan sürekli dişe de zarar verebilir. Süt dişleri ihmal edilip dolgu ile kurtarılmaz ise çekilmesi gerekir. Erken süt dişi kaybında ağızda bulunan dişler bozukluğa doğru kayar ve daimi dişlerin süreceği yer kalmaz. Sonuç çarpık dişler olur ve ortodontik tedaviyi gerektirir.

Düzenli olarak 6 ayda bir çocuk dişhekimine getirilirse topikal flor uygulamaları ve fissur örtücü yapılır.

Unutmayalım, ağız ve diş sağlığı genel sağlığın ayrılmaz bir parçasıdır.

Dr. Oğuzhan Özdemir
Diş Hekimi
International Hospital İstanbul

ÇOCUKLARDA İLETİŞİM BOZUKLUKLARI

Çocuklarda duyma bozuklukları: Duyma ve konuşma insanların ana iletişim yollarıdır. Bu nedenle işitmede meydana gelen en ufak bir kayıp kişinin lisan kullanma yeteneğine tesir edebilir. Çocuklarda olabilecek hafif derecede duyma bozuklukları bile lisan gelişimi ve okul başarısını etkiler. Çocuklarda en sık rastlanan işitme kaybı orta kulak iltihaplanmasıyla ilgilidir. Bu enfeksiyonlar şaşılacak bir hızla kendini gösterip yok olduğu için, kimi zaman aileler farkına bile varmayabilirler. Hangi nedenle olursa olsun, işitme kaybı olan çocukların sosyal, kognitif ve lisan gelişimi açısından özel eğitime ihtiyaçları vardır.

Çocuklarda lisan bozuklukları: Çocuklarda lisan bozuklukları veya lisan gelişiminin gecikmesi çok çeşitli nedenlerden dolayı olabilir. Bu bozukluk veya gecikme zihinsel engel veya otizm gibi gelişimsel bir problemin habercisi olabileceği gibi, kalıtsal da olabilir. Eğer lisan gelişimi bir süre normal seyrini takip edip sonra bir duraklama dönemine girdiyse bu beyne gelen bir darbeden kaynaklanıyor olabilir. Bazı bebekler problemli bir doğumdan sonra uzun süre yoğun bakımda kalmaktan dolayı kendileriyle konuşan insanlarla sınırlı bir iletişim içinde olmaktan dolayı çevrelerinden yeterli stimulasyon alamayıp lisan gelişimini zamanında tamamlamakta zorlanabilirler.

Bazı çocuklar da kognitif eksikliklerinden dolayı çevreden gelen uyarıları gerektiği gibi değerlendiremeyerek lisan problemleri yaşarlar. Bütün bunlardan ayrı bir grup olarak, kimi çocuklarda görülen lisan bozuklukları duygusal, motor, kognitif veya gelişimsel problemlere bağlı olarak açıklanamaz. Görülen bozukluk sadece lisan alanında kendini gösterir ve 2 veya 3. yaş günü civarı ortaya çıkar. Lisan haricinde fiziksel ve kogntif gelişmeleri yaşa uygun seyreden çocuklarda, bu tip problemlere "spesifik lisan bozuklukları" adı verilir. Çocuklardaki lisan bozuklukları veya gelişim gerilikleri bu çocukları normal gelişen yaşıtlarıyla karşılaştırılarak kararlaştırılır ve uzmanların belirleyeceği amaçlar doğrultusunda terapiye başlanır.

Çocuklarda artikülasyon bozuklukları: Konuşmaya başlamak bir çocuğun hayatının en önemli adımlarından biridir. Yapılan araştırmalar belli seslerin doğru telaffuzunun belli yaşlarda ortaya çıktığını göstermiştir.

30 - 36 ay: p, b, m
36 - 54 ay: n, y, t, d, k, g
54 - 66 ay: f, v, y, ı
66 - 78 aydan sonra: r, s, z, ç, c, ş, j

Çocuklarda görülen artikülasyon problemlerinin çok çeşitli sebepleri olabilir. İşitme kaybı, ağız-yüz anomalileri, damak-dudak yarıkları veya merkezi sinir sistemi kaynaklı problemler artikülasyon bozukluğuna yol açabilecek durumlardan birkaçıdır. Çocuklar herhangi bir sesi çıkaramadıklarında bunun neden kaynaklandığını izole etmek nasıl bir terapi izleneceği açısından önemlidir.

Çocuklarda ses hastalıkları: Çocukların yaşamlarının ilk 5 senesi içinde çıkardıkları sesler genelde dinleyenler tarafından normal olarak algılanır. Ancak kimi zaman değişiklikler fark edilebilir. Örneğin; bir bebeğin ağlama sesi normalden alçak bir perdeden ve hipernazal olabilir. Sesin kalitesinde, perdesinde veya rezonansındaki herhangi bir değişme bir hava yolu veya gırtlak hastalığının ön habercisi olabilir. Bu nedenle okul öncesi veya okul çağındaki çocukların seslerini kullanmalarında herhangi bir değişiklik fark edildiğinde, bir uzmana danışılması şarttır.

Çocuklarda meydana gelebilecek ses problemlerinin kaynağı ses telleriyle ilgili bir patoloji, allerji, enfeksiyon veya normalden büyük bademciklerden olabilir. Ayrıca okul çağındaki çocukların devamlı bağırarak seslerini düzenli bir şekilde yanlış kullanmaları da ses tellerinde problemlere yol açabilir. Çocuklarda zamanında ve doğru teşhis edilen ses hastalıklarının tedavisi çabuk ve etkili olur.

Çocuklarda kekemelik: Kekemelik, seslerin ve hecelerin tekrarlanması veya uzatılması kaydıyla konuşmayı tamamlamak için yaşanan mücadeledir. Ancak ifadenin akıcılığında yaşanan her problem kekemelik değildir. Doğru teşhis ve rehabilitasyon için bu ayrımın yapılması çok önemlidir. Konuşma ve lisan patolojisi alanında klinik açıdan en fazla karasızlık yaşanan konulardan biri de kekemelik ve bunun sebepleridir. Günümüze değin ortaya atılan birçok teori ve buna bağlı pek çok terapi yöntemi geliştirilmiştir. Ancak kekemeliğin neden kaynaklandığı konusunda yaşanan çelişkiler tedavi konusunda da yaşanmaktadır. Yapılan araştırmalarda okul çağında kekeleyen çocukların büyük bir bölümünün lise çağına geldiklerinde konuşmalarında bir pürüz kalmadığı görülmüştür. Kekemeliği devam eden çocuklarda ise, terapi için en uygun ve gerçekçi amaç kekemeliği "geçirmek" veya "yok etmek" yerine, akıcı konuşma anlarını çoğaltmaktır.

E. Burcu Ardaman
Konuşma Lisan Patoloğu
International Hospital İstanbul

ÇOCU?UNUZ VE TUVALET E?İTİMİ

Mesane ve dışkı kontrolü öğrenilmesi gereken sosyal bir olaydır. Çocuğunuza tuvaleti kullanmayı öğretmek zaman ister, anlayış ve sabır gerektirir. En önemlisi, bu alışkanlığı edinmesi istenen çocuğa hiç bir zaman zorlama yapılmamasıdır.

Tuvalet eğitiminin başlaması gereken belli bir yaş yoktur. Bunun için doğru zaman, çocuğun fiziksel ve psikososyal gelişimine bağlıdır. 12 aydan küçük çocukların mesane ve barsak kontrolü hiç yoktur, bundan sonraki 6 ay içinde bir miktar kontrol etme yetisi kazanırlar. 18-24 aylar arasındaki çocuklar genellikle tuvalet eğitimine hazır olduklarını belli ederler ama bazı çocuklar 30 ay veya daha ileri aylarda tuvalet eğitimine hazır olmayabilirler.

Çocuğunuz tuvalet eğitimine ayrıca duygusal olarak da hazır olmalıdır. Çocuk tuvaleti kullanmayı kendisi istemeli ve bunu yaparken de herhangi bir çekinme, korku belirtisi göstermiyor olması gerekmektedir. Eğer çocuğunuz kuvvetli bir şekilde direniyorsa tuvalet eğitimi için bir süre daha beklemek uygun olur.

Evde yaşanan bazı gerginlikler tuvalet alışkanlığının edinilmesini zorlaştırabilir. Kimi zaman şu durumlarda tuvalet eğitiminin başlaması ertelenebilir:

- Yeni bir eve taşınmak veya kısa bir süre içinde taşınacak olmak
- Yeni bir gebelik veya yakın zamanda aileye yeni bir bebeğin katılması
- Aile bireylerinden birinde ciddi bir hastalık veya ölüm

Bununla birlikte, yukarıda saydığımız olağan dışı olaylara rağmen çocuğunuz tuvaleti kullanmayı herhangi bir problem olmadan öğreniyorsa eğitime ara vermeye gerek yoktur.

Anne-babanın bilmesi gereken en önemli nokta, tuvalet eğitimi sırasında çok sabırlı olmak ve çocuğa hiç kızmamaktır. Bu eğitimin bir savaş haline dönmemesi anne-babanın elindedir. Tuvalet eğitiminin başladığı yaş çocuğunuzun kendisini bir birey olarak görmeğe başladığı bir dönemdir. Bu yaştaki çocuklar limitlerini zorlamak isterler. Bazı çocuklar protesto etmek amacıyla özellikle dışkılarını ne beze ne de tuvalete yapmayarak tutabilirler.

Çocuğunuzda şu davranışları gözlüyorsanız tuvalet eğitimine hazırdır:

- Uykudan uyandığında bezi ıslak değilse veya gün içinde en az 2 saat bezi kuru kalıyorsa

- Dışkılama zamanı çok düzenli ise veya hemen önceden anlaşılabiliyorsa (bazı mimikler, vücut hareketleri veya sözler)

- Basit komutları yerine getirebiliyorsa

- Banyoya kendi başına gidebiliyor ve üstündekileri çıkartıyorsa

- Bezi kirlendiğinde rahatsız oluyor ve bezini değiştirmenizi istiyorsa

- Tuvalet veya lazımlığını kullanmak istiyorsa

- Yetişkinlerin kullandığı iç çamaşırlarını giymek istiyorsa

Her çocuğun dışkı düzeni farklıdır. Bazı çocuklar 2-3 günde bir bu ihtiyaçlarını giderirken bazıları günde 2-3 defa dışkılar. Düzenli ve doğru beslenme çocuğunuzun dışkı kıvamını da yumuşak hale getireceğinden tuvalet alışkanlığının edinilmesini kolaylaştırır. Çocuğunuz henüz hazır değilken tuvalete gitmesi için çok zorlanması ve baskı yapılması, öncelikle dışkılamanın öğrenilmesinde uzun sürebilecek problemlere yol açabilir. Kabızlık bir problem ise çocuk doktorunuza danışmadan fitil, lavman veya dışkı yumuşatıcı ilaçları kullanmayın.

Pek çok çocuk 3-4 yaşlara geldiğinde gündüz idrar ve dışkısını kontrol edebilir. Çocuğunuz gündüz kuru kalmayı başarsa bile, bazen aynı başarıyı gece de göstermesi aylar, hatta yılları alabilir. Çoğu kız çocuk ve erkek çocukların %75'i 5 yaşından sonra geceleri tuvaletlerini kaçırmaz.

ÇOCU?UNUZA TUVALETİ KULLANMAYI Ö?RETMENİN KOLAY YOLLARI

Kullandığınız sözcükleri dikkatli seçin
"İdrar" ve "dışkı" gibi terimleri çocuğunuza açıklamaya çalışırken kullanacağınız sözleri dikkatle seçin. Zira çocuğunuz sizden öğreneceği bu terimleri arkadaşları, komşularınız ve çocuğunuzun bakımında size yardımcı olan diğer kişilerin yanında da kullanacaktır. Vücut artıklarını çocuğunuza tanımlarken "kaka", "pis", "kötü kokulu" gibi sözcükleri kullanmaktan kaçının. Bu sözcükler çocuğunuzun utanmasına ve kendisini kötü hissetmesine yol açabilir. Dışkılama ve idrar yapmayı basit, doğal bir olaymış gibi gösterin çocuğunuza. Çocuğunuz bu yaşlarda meraklı olacağından bazen dışkısı ile oynayabilir. Bu durumda hiç kızmadan ona yumuşak bir şekilde "bunun oynanacak bir şey olmadığını" söylemeniz yeterlidir.

Çocuğunuz hazır olduğunda ona ufak bir lazımlık alın. Zira çocuk bunun üstüne kolaylıkla oturabilir ve oturduğunda ayakları ile yere basabilir. Bu, kendisini güvende hissetmesine de yardımcı olacaktır.

Çocuklar ailedeki diğer bireylerin tuvaleti kullanmalarını da gözlemlemek isteyebilirler. Bazen anne-baba tuvaleti kullandıklarında çocukların da içeri girmesi onlara bu davranışın öğretilmesinde yardımcı olabilir. Büyüklerin tuvaleti kullanmasını görmesi çocuğunuzun da aynı şeyi yapmayı istemesine yol açacaktır. Tabii en uygunu bu deneyimi kız çocukların anneleri ile, erkek çocukların da babaları ile yaşamalarıdır.

Çocuğunuzun tuvaletinin geldiğini nasıl hissedeceğini öğrenmesine yardım edin
Çocuğunuza idrar veya dışkısını yapmak üzere olduğunda size haber vermesini söyleyin. Çocuğunuz genellikle tuvalet ihtiyacını bezinde giderdikten sonra size haber verecektir. Bu, çocuğunuzun kendi vücut fonksiyonlarının farkında olmaya başladığının bir göstergesidir. Çocuğunuzu bunu size söylediği için ödüllendirin ve ona bir daha sefere tuvaletini yapmadan önce size haber vermesini söyleyin.

Dışkılamaya başlamadan hemen önce çocuğunuz çeşitli sesler çıkarabilir; ıkınmaya başlayabilir, yere çömelebilir veya o sırada oynuyorsa bir süre oyuna ara verebilir. Çocuğunuza bu gibi belirtilerin dışkılama zamanı olduğunu ve şimdi tuvalete gitme zamanı olduğunu söyleyin.

Genellikle çocuklarda dışkılama hissi idrar yapma hissinden önce öğrenilir. Bazı çocuklar dışkılarını tuvalete yapmayı öğrendikten aylarca sonra idrar yapma kontrolünü kazanırlar. Bazı çocuklar ise önce idrar yapmayı öğrenirler. Hatırlanması gereken tek şey, her çocuğun birbirinden farklı olduğudur.

Çocuğunuzu düzenli bir şekilde tuvalete götürün
Çocuğunuzun idrar veya dışkısını yapmak üzere olduğunu gördüğünüzde onu lazımlığına götürün. Her seferinde sadece bir kaç dakika süreyle çocuğunuzu lazımlığa oturtun. Çocuğunuz lazımlıkta otururken ona ne yapmasını istediğinizi anlatın. Neşeli ve doğal olun. Eğer karşı koyarsa ısrar etmeyin. Çocuğunuzun direnmesi onun tuvalet eğitimine henüz hazır olmadığını gösterir.

Çocuğunuzu günün belli saatlerinde (sabah uyandığında, yemeklerden sonra, uykudan önce) düzenli olarak tuvalete götürmeniz onun bu alışkanlığı daha kolay edinmesine yardımcı olacaktır.

Tuvalet eğitiminin başarısı çocuğunuzun bu alışkanlığı öğrenme hızına bağlıdır. Çocuğunuzun gösterdiği çabayı ve ilerlemeyi ödüllendirmelisiniz. Bu nedenle çabuk sonuç almaya çalışmamalısınız. Çocuk tuvalet ihtiyacını tuvalette giderdiği her zaman onu övücü sözler söyleyip sarılın. Bunun tersi durumlarda kızmamaya özen gösterin. Cezalandırma çocuğunuzun kendisini suçlu hissetmesine yol açacak ve tuvalet eğitimi sürecini uzatacaktır.

Bu arada çocuğunuza basit temizlik kurallarını da öğretmelisiniz. Tuvaletten sonra çocuğunuza nasıl temizlenmesi gerektiğini göstermeniz doğru olacaktır. Her tuvaletten sonra çocuğunuza ellerini yıkatmalısınız. Bazı çocuklar dışkı ve idrarlarını vücutlarının bir parçası olarak gördüğünden, bu artıkların sifon çekildikten sonra kayboluşunu gözlemekten korkabilir ve bunu anlamakta zorluk çekebilirler. İlginç olarak, bazı çocuklar tuvalette otururken sifon çekildiğinde kendilerinin de suyla beraber içeri çekileceklerinden korkarlar. Çocuğunuza "dışkı" ve "idrar" gibi vücut artıklarının ne olduğunu açıklamaya çalışmalısınız. Çocuğunuza kontrolün kendisinde olduğu hissini vermek için sifonu onun çekmesine izin verebilirsiniz. Bu, onun korkularını yenmesine yardımcı olacaktır.

Çocuğunuz düzenli olarak tuvaleti kullanmaya başladığında mümkünse tuvaleti kullanmayı yeni öğrenen çocuklar için özel olarak yapılmış külotlardan kullanmaya çalışın. Bu sayede çocuğunuz bezden kurtulduğu için kendisi ile gurur duyacak ve kendisine güvenildiğini anlayacaktır. Bununla beraber her an "istenmeyen kaza"lara karşı hazırlıklı olmalısınız. Zira tuvalet alışkanlığının tam olarak kazanılması haftalar, hatta aylar alabilir.

Başlangıçta çocuğunuz tuvaletten kalktıktan hemen sonra idrar veya dışkısını yapabilir. Zira çocuğunuzun mesane ve barsak kontrolünü sağlayan kaslarını gevşetmeyi öğrenmesi zaman alabilir. Eğer bu tip "kazalar" sıklıkla tekrarlıyorsa çocuğunuz tuvalet eğitimine henüz hazır değil demektir.

Bazen çocuğunuz tuvaleti geldiğinde sizden bez isteyebilir ve tuvalet ihtiyacını gidermek için kendi belirlediği bir yerde oturmak isteyebilir. Bunu başarısızlık olarak değerlendirmek yerine tuvaletinin geldiğini anladığı için çocuğunuzu ödüllendirmelisiniz. Bu durumda, çocuğunuzun bezi üzerinde olduğu halde tuvaletini banyoda yapmasını önerebilirsiniz kendisine. Ondan sonra yavaş yavaş bezi olmadan lazımlığa oturarak tuvaletini yapmasını sağlayabilirsiniz.

Çoğu zaman çocuğunuz lazımlıktan çok normal tuvalete oturmayı zamanı gelince kendisi isteyecektir. Bu istek karşısında çocuğunuzun tuvalete nasıl oturması gerektiğini de sizin ona öğretmeniz gerekecektir. Tuvalet eğitimi öncesi, eğitim sırasında veya sonrasında herhangi bir sorunuz olduğunda veya aklınıza bir konu takıldığında lütfen çocuk doktorunuza danışın. Genellikle ufak bir sorun kolayca çözülebilir, fakat tıbbi veya psikolojik problemler varsa o zaman tedavi gerekebilir. Çocuk doktorunuzdan gelebilecek herhangi bir yardım veya öneri çocuğunuzun tuvalet eğitimini kolaylaştıracaktır.

Uzm. Dr. Filiz Odabaşı Seeborg
Çocuk Hastalıkları Uzmanı
International Polikliniği Etiler

ÇOCUKLARDA SOLUNUM BOZUKLUKLARI

Araştırmalar her beş çocuktan birinin ara sıra, her on çocuktan birinin ise her gece horladığını gösteriyor.

Horlama sadece yetişkinlerde değil çocuklarda da görülüyor. Üstelik çocuklarda horlama sadece uyku sırasında kaba, gürültülü bir ses olmanın dışında sağlıklarını, günlük aktivitelerini ve okul başarılarını tehdit eden önemli bir sorunun da habercisi.

Acıbadem Onkoloji ve Nörolojik Bilimler Hastanesi Göğüs Hastalıkları ve Uyku Bozuklukları Uzmanı Dr. Ceyda Kırışoğlu uykuda solunum bozukluklarını şöyle tarif ediyor: "Uyku sırasında üst solunum yollarındaki (burun, boğaz, genizde) tıkanmalara, dilin arkaya kaymasına bağlı olarak solunumun birkaç saniye süreyle durması, daha yüzeysel veya hızlı solunması veya solunum için aşırı çaba harcanması sonucu uykunun sık sık bölünmesidir. Gerek uyku bölünmesi gerekse de uyku sırasında kanda oksijen düzeyinde meydana gelen düşüşler sağlığımız için önemli bir tehdit oluşturur."

Uykuda solunum bozuklukları
Uykuda yaşanan solunum bozuklukları basit bir olgu değil. Solunum bozukluğunda nefes durması gözleniyor. Dr. Kırışoğlu solunum bozukluğunda yaşanılanları şöyle anlatıyor: "Nefesin durması sırasında kanda oksijen seviyesi düşer ve kirli kan olan karbondioksit gazı artar. Bunu hayati bir tehdit olarak algılayan beyin, çocuğu "Uyan, nefes al, ölüyorsun" diyerek uyandırır ve nefes almasını sağlar. Sıklıkla iç çekme ile nefes almaya başlayan çocuk tekrar uykuya dalar ve gece boyunca bu şekilde kaç kez uyandığının farkında olmaz."

Bazı çocuklarda ise nefes durması görülmüyor. Ancak onları da başka bir tehlike bekliyor. Bu çocuklar büyümek için kullanılacak enerji kaynağını uykuda nefes alıp verebilmek için kullandıkları için de sıklıkla büyüme geriliği, yüksek tansiyon ve kalp yetmezliği tehdidi altında oluyorlar.

Nedenleri
En sık 2 ila 6 yaş arası çocuklar etkilenmekle birlikte hemen her yaşta görülen bu durumun sebeplerini Dr. Kırışoğlu şöyle anlatıyor: "Bademcik ve geniz etinin büyüklüğü başta gelen nedenler arasındadır. Diğer nedenler ise burun tıkanıklığı, allerjik durumlar, astım, reflü, şişmanlık, tiroid bezinin az çalışması, yüz kemik gelişimindeki farklılıklar, genetik (Down sendromu gibi) ve nörolojik hastalıklar olarak sıralanabilir."

Belirtileri
Yetişkinlerde solunum bozukluklarına bağlı uyku bölünmesi kendisini sıklıkla gündüz aşırı uyku hali ile gösterirken, çocuklar hiperaktivite, kolay sinirlenme, dikkat eksikliği gibi çeşitli davranış bozuklukları sergiliyorlar. Amerikan Pediatri Akademisi horlayan her çocuğun mutlaka değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyor. Amerikan Uyku Bozuklukları Akademisi de çocuğunuzda uykuda solunum bozukluklarından şüphelenmenizi gereken durumları şöyle sıralıyor:

- Horlama

- Nefes alıp verme güçlüğü, uykuda nefes durması, iç çekme. Dr. Kırışoğlu bu noktada aileleri uyararak şunları söylüyor: "Bebekler genel olarak 6 aylık olana kadar düzensiz, hızlı solurlar ve nefes tutma dönemleri olabilir. Bu bebeklerin gelişiminin bir parçasıdır ve hastalık belirtisi değildir. Sadece nefes almayı unuturlar. Ancak çocukta renk değişikliği meydana geliyorsa o zaman önem taşır. Ayrıca çocuklarda uykuda solunum bozuklukları özellikle rüya görürken belirginleşir. Bu evre sabaha karşı olan dönemde en uzun olduğu için çocuğunuzu yeterli izleyememeniz ve bu durumu gözden kaçırmanız da olasılıklar dahilindedir."

- Anormal yatış pozisyonları

- Ağız açık uyuma, sabah ağız kuruluğu ile uyanma, baş ağrısı

- Uyku sırasında aşırı terleme, hareket etme, diş gıcırdatma

- Uyurgezerlik

- Sık kabus görme

- Uyku terörü (Uykudan çığlık atarak, ağlayarak uyanırlar. Anne ve babalarını tanımazlar; hatta kötü davranabilirler. Ertesi sabah ise bu olayı hatırlamazlar)

- Uykuda idrar kaçırma

- Uykuya dalma güçlüğü veya uyku sırasında sık uyanma

- Sık sık üst solunum yolu enfeksiyonu geçirme

- Hiperaktivite, okul sorunları, depresyon, aşırı utangaçlık yada hırçınlık

- İştahsızlık, büyüme geriliği veya obezite

- Nedeni açıklanamayan hipertansiyon ve kalp yetmezliği


Tanı
Bu şikayetlerden bir veya birkaçının olması durumunda bir "Uyku Bozukluğu Uzmanına" başvurmakta yarar var. Uykuda solunum bozukluğu tanısı, uyku laboratuarında bir ebeveyn eşliğinde yapılacak uyku çalışması (Polisomnografi) ile kolayca konuluyor. Uyku çalışması sırasında çocuğun uykusunu ve solunumunu kaydedecek çeşitli küçük elektrotlar yapıştırılıyor ve kemerler bağlanıyor. Bu elektrotlar ve kemerler çocuklar açısından bir tehlike yaratmadığı gibi ağrı da vermiyor.

Tedavi seçenekleri
Tedavi sorunun kaynağına göre planlanıyor. Dr. Kırışoğlu tedavi yolları konusunda şu bilgileri veriyor:

Bademcik ve geniz etinin alınması: Çocukların önemli bir kısmında uykuda solunum bozukluğundan büyümüş bademcikler ve geniz eti sorumlu. Bu operasyon şikayetlerin geçmesinde sıklıkla yeterli oluyor.

Ortodontik Tedavi: Çocuğun diş ve çene yapısı değerlendiriliyor. Alt veya üst çenenin küçük olması, dişleklik ve yüksek damak gibi yüz kemiklerinin gelişim bozukluklarının varlığında özellikle çocuk yaş grubunda ortodontik tedavi büyük önem taşıyor.

Nazal CPAP (Devamlı pozitif havayolu basıncı) cihazı: Hastalık tanısı konan çocuk yaş grubunda cerrahi tedaviye yanıtın yeterli olmaması, cerrahi tedavinin uygun olmaması veya problemin nörolojik kökenli olması durumunda kullanılıyor. NCPAP cihazı bir maske aracılığı ile burundan veya ağızdan hava vererek nefes yolunu açık tutuyor. Hastaya ek bir yük getirmiyor ancak gözlük gibi, sadece kullanıldığı sürece etkili bir metot. Kullanılmadığı zaman şikayetler tekrar ortaya çıkıyor.

Diğer öneriler: Şişmanlık, sorunun daha da ağırlaşmasında önemli bir faktör. Bu durumda çocuğun büyüme ve gelişme sürecinde olduğu göz önüne alınarak bir beslenme uzmanı eşliğinde çocuğun ideal kilosuna gelmesi sağlanmalı.


Uykuda solunum bozuklukları özellikle sırtüstü yatıldığında daha ağır ortaya çıktığı için hastanın yan yatması, arkasının uzunca bir yastıkla desteklenmesi gerekiyor

 

 
< Önceki   Sonraki >
 
Merkezlerimiz
Isparta Merkez
Isparta Şb.
Dinar Şb.
Bilgi Bankası
Eğitim Konuları
Makaleler
Özürlü Hakları
Anket
Hizmetlerimizi beğeniyormusunuz?
 
Kimler Sitede
Kaç Kişi Girmiş
design by İDEAL